Brexit’i nasıl okumalı!
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

İngiltere’deki referandum sonrası Avrupa Birliği (AB) ve geleceği de çok konuşulmaya başlandı. Ne var ki, bir zamanlar cazibe merkezi olarak sunulan ve konuşulan AB, artık krizler ve kaygılarla gündeme gelmekte.
Olan bitenlere bakış, nereden baktığınıza göre değişiyor kuşkusuz; ancak AB’de olup bitenleri değerlendirmek için geçmişten buyana yaşananlara ve AB’nin işlevi ile iddialarına bakmak gerektiğini unutmamak lazım.
AB’nin, her şeyden önce ekonomik bütünleşme projesi olarak yola çıktığı ve bu alanda çok ciddi adımlar attığını biliyoruz. 1990 sonrasında ise, daha ileri iddialara yöneldiği ve siyasal bütünleşme konusundaki hayallerini gerçekleştirme yoluna -sonradan vazgeçilse de, Avrupa Anayasası gibi bir konunun tartışılması gibi- girdiği de görülmekte.

Siyasal ve kurumsal anlamda derinleşme yolunda adımlar atılırken, Sovyetler Birliğinin çözülmesiyle ortaya çıkan Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini de bütünleşme projesine katmaya karar vermeleri ise başlı başına önemli. Siyasal anlamda doğru olmakla birlikte, birçok açıdan çok farklı ve yetersiz koşulları olan bu ülkelere doğru gerçekleşecek bir genişlemenin derinleşme için çelişkiler yaratacağı açıktı; öyle de oldu!

Değişim süreci devam ederken, Avrupa bütünleşmesini tarif etmek de zorlaşıyordu. Ne yalnız ekonomik bir bütünleşmeydi; ne ortada bir devlet vardı! Buna karşın, Avrupa kurumlarının hükümetlerin üstünde ve ötesinde yetkiler kazandığı bir süreç yaşanıyordu. Bu sürece farklı tanımlar getirilmeye çalışıldı; ancak ne olduğu ve olacağı belirsiz olan Avrupa bütünleşmesi için, “devam eden proje” (ongoing proje) tanımlanması getirenler oldu ki, bence de haklıydılar. Buna bağlı olarak, projenin nereye evirileceği konusuna açık uçlu bir yaklaşımla bakmak ve gelecek için farklı senaryoları tartışmak da kaçınılmaz hale geldi.

Örneğin tartışılan senaryolardan biri, bugünkü kopmayı öngörüyordu. Hatta bütünleşme projesinin düşmanca ilişkilere dönüşmesi gibi bir tehlikeden söz eden senaryolar da vardı. Bugün de senaryo üretimi devam etmekte ve hala tehlikeli sonlar söz konusu!

Ben de, bir çok yazıyla ve “Küreselleşirken Dünya Ahvali” kitabımın[1] “Küreselleşme Karşısında Avrupalılaşma: Küçük Kardeş veya Alternatif! başlığını taşıyan ikinci bölümüyle bu tartışmalara katıldım. Üzerinde durduğum konuların başında, AB’nin devam edegelen bir proje olarak öne çıkan bazı niteliklerini saptamak, bu nitelikler çerçevesinde kapitalizmin küreselleşmesi karşısındaki konumunu ve geleceğini tartışmak geliyordu. Bugün ortaya konan tartışmaların, benim, AB’yi siyasal ve sosyal bir proje olarak tartışma çabalarımın ne kadar haklı olduğunu gösterdiğini söyleyebilirim.

Gerçekçi bakıldığında, AB açısından çelişkiler ve karmaşaların varlığı hep ortadaydı; ancak hem küreselleşmenin hem Orta ve Doğu Avrupa genişlemesinin bu çelişkileri arttırdığı görülüyordu. Örneğin bir yanda AB’nin küreselleşme sürecinde önemli bir güç ve oyuncu olduğu, ekonomik bütünleşme ve küreselleşme sürecinin bu oyunculuğu güçlendirdiği açıktı; öte yanda siyasal nitelikleri nedeniyle Avrupa bütünleşmesinin küreselleşmeden bazı farkları olduğunu söylemek gerekiyordu. Bu siyasal nitelik ise, Avrupa bütünleşmesinin küreselleşmeye karşı bir alternatif oluşturması olasılığını da doğuruyordu.

Yani, Avrupalılaşmanın, siyasal niteliği ve siyasal müdahaleyi mümkün kılması nedeniyle, üye ülkelerin ulusal-sosyal dayanışmadan bölgesel-sosyal dayanışmaya yumuşak bir geçişi gerçekleştirmeleri de olasılıklardan biriydi. Bunun bedelinin zengin ülkelerin ödemesi gerekiyordu ama yapmadılar.

Yapmadılar; çünkü küreselleşen kapitalizmin AB içindeki toplumsal ve siyasal güç dengelerini değiştirmesi, siyasetin işlevini azaltması gibi gerçekler vardı. Bu nedenle birçok ülkede sosyal devlet gerilerken sosyal sorunlar da artıyordu. Artan sorunların, hem sağ partilerin ağırlığının artmasının en önemli nedeni olduğu da ortadaydı ama bunu görmek istemediler. Yani, bugünkü sorunlarda, aldıkları siyasal ve ekonomik kararların payı çok.
Sonuçta, sol çevreler ve sendikaların neoliberal politikalar nedeniyle eleştirdikleri, liberal hükümetler ve sağ partilerin ulusal sosyal politikaya fazla müdahale ettiği için karşı durdukları, ekonomisi zayıf ülkelerin sosyal bütünleşme adına talepleri karşılanmadığından hayal kırıklığı duydukları bir AB kaldı ortada.

İngiltere’nin AB’den ayrılmasının nedeni de buralarda. İngiltere, bir yandan siyasal egemenliğinden vazgeçmek istemiyor, öte yandan güçsüz ülkeler adına sosyoekonomik sorumluluklar üstlenmekten kaçıyor. Biliyor ki, bütünleşme projesi sürdürülecekse AB’nin hem siyasal hem de mali gücünün artması gerek; ya da, şu veya bu biçimde çözülmeler yaşanacak! Fransa’nın ya da İtalya’nın aşırı sağında ortaya çıkan ayrılma istekleri de bundan.

Kısacası AB için asıl konu, hala, nasıl bir geleceği olacağıyla ilgili. Ve hâlâ, bütünleşme sürecinin siyasal niteliği gereği, izleyeceği yolun hangisi olacağı konusunda AB üyeleri ve halklar sorumlu konumdalar.

[1] M.Koray, Kapitalizm Küreselleşirken Dünya Ahvali, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2011.