“Bu idareyi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük”
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

22 Ekim 1922’de İstanbul hükümeti adına Sadrazam Tevfik Paşa Ankara hükümetine bir yazı göndererek Lozan’da yapılacak barış görüşmeleri için bir temsilci seçmelerini, eğer seçmeyeceklerse kendi temsilcileriyle birlikte Ankara adına seçtikleri temsilciyi de Lozan’a göndereceklerini bildirdi. Bu yazı Ankara’da adeta bir deprem etkisi yarattı ve saltanatın kaldırılması için hemen çalışmalara başlandı.

30 Ekim 1922’de toplanan TBMM’de saltanatın kaldırılmasına ilişkin teklif kabul edilmedi, çünkü saltanat yanlıları halen çok etkiliydi. Ancak 1 Kasım tarihli toplantıda Mustafa Kemal çok sert bir konuşma yaparak saltanatın zaten fiilen sona erdiğini ve eninde sonunda yasal olarak da kaldırılacağını söyledi ama o zamana kadar yaşanacakları, “İhtimal bazı kafalar kesilecektir” diye tarif etmekten de geri durmadı. Bu konuşma muhalif üyelerde büyük bir ‘fikri aydınlanma’ya sebep olmuş olacak ki, yapılan oylamada saltanat kaldırıldı ve 17 Kasım 1922’de de Vahdettin bir İngiliz gemisiyle ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Mustafa Kemal, Mart 1923’te çıktığı ve güney illerini kapsayan yurt gezisinde Adanalı çiftçilere yaptığı konuşmada Osmanlı Hanedanı için şöyle diyordu:

“Onların hırsı, onların şan ve şerefi için, bu milletin evlatları bir daha dönmemek üzere onların arkasından sürüklenirdi. Sonra onların saraylardaki debdebe ve daratı (gösterişi) temin için paraya ihtiyaçları vardı. Bu parayı milletten sopa ile alırlardı. Bütün bunların neticesi milleti fakre, harabiye, nihayet ölümün kıyısına götürdü. İşte bu tarz iradeye padişahlık idaresi denir. Arkadaşlar bu idareyi bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük.”

•••

1 Kasım 1922’den 93 yıl sonra, 1 Kasım 2015’te Türkiye, tarihinde eşine rastlanmayan bir seçim yaşadı. Ülke sadece beş ay önce, 7 Haziran’da sandığa gitmiş, sorunsuz ve hilesiz bir seçim yaşanmış, birilerinin o çok sevdiği ifadeyle ‘milli irade’ tecelli etmişti. Etmişti etmesine de, ‘küçük’ bir sorun vardı: Milli irade ancak sandıktan iktidar partisinin istediği sonuç çıktığında tecelli etmiş sayılıyordu, o sonuç ise ‘tek başına iktidar’dı ama millet ‘koalisyon’ demişti.

Tam da bu nedenle, rejimin yazılı olmayan yasalarından biri olan “Biz kazanana kadar seçimler tekrarlanır” hükmü devreye sokuldu ve ülke, rejimin sahiplerinin de veciz bir şekilde ifade ettikleri üzere “erken değil tekrar seçim”e götürüldü. 7 Haziran-1 Kasım arası dönem ise Türkiye’nin en kanlı, en karanlık dönemlerinden birine tekabül etti, zalimane bir toplumsal mühendislik projesi adım adım uygulamaya konuldu, ülke tekrar seçime böyle götürüldü.

7 Haziran seçim sonuçlarının hayal edilen parti-devleti rejimine aykırı olmasıyla birlikte hemen harekete geçildi. Seçim öncesinde ‘çözüm süreci’nin nihayetlendirileceği zaten görülebiliyordu, masa devrildi devrilecekti ama bunun için, güçlü, sağlam bir vesile gerekiyordu. O vesile, Suruç Katliamı oldu. Kobane ile dayanışma için Suruç’a giden onlarca genç, IŞİD’in intihar saldırısıyla katledildi. Ardından PKK’nin Ceylanpınar yanıtı geldi ve yıllar sonra ilk kez Kandil’e operasyon düzenlendi. Aynı günlerde Suriye’de IŞİD hedefleri vurulacak, İstanbul’da ‘terör operasyonları’ başlayacaktı. Ülke savaş düzenine sokulmuştu yani.

Halkın güvenlik kaygısıyla ve Kürt sorunu üzerinden yaşanacak bir kutuplaşmayla sandığa götürülmek istendiği artık çıplak gözle görülebilirken ve seçime bir aydan az bir süre kalmışken 10 Ekim gerçekleşti. IŞİD bu sefer de Ankara’da saldırmış ve ülke tarihinin en kanlı katliamlarından birine imza atmıştı. Katliam bir dönüm noktası oldu ve sandığa öyle gidildi. Sonuçlara bakıldığında söz konusu mühendislik projesinin başarılı olduğu görülebiliyordu. Sandıktan yine “tek başına iktidar” çıkmıştı, işlem tamamdı yani.

•••

Normal bir ülkenin bir yılda yaşayacağı gündem sadece bir günde üzerimize boca edildiği için, 1 Kasım’ın üzerinden yıllar geçmiş gibi görünse de aslında sadece 1 yıl geçmiş durumda. “Zorunlu 15 Temmuz arası”nı saymazsak rejim yol haritasını uygulamaya, yani kendini “başkanlık” adı altında anayasal bir statüye kavuşturma çabasına devam ediyor. Zaten göstermelik olan rektörlük seçimleri KHK ile toptan ortadan kaldırılıyor, büyükşehir belediye başkanları tutuklanıyor, Cumhuriyet gazetesine baskın yapılıyor, yazarları gözaltına alınıyor.

Saltanatın kaldırılmasının 94’üncü, seçim mekanizmasının fiilen geçersiz kılınmasının 1’inci yılında, OHAL’in 4’üncü ayında, ülkede yeniden bir padişahlık rejimi, bir hanedan yönetimi kurulmak isteniyor. Bakalım Mustafa Kemal’in, “Bir daha dirilmemek üzere tarihe gömdük” dediği zihniyet başkanlık adı altında yeniden hortlayacak mı, yoksa saltanata karşı mücadele edenler bu gidişatı durduracak mı? Hep beraber yaşayacak ve göreceğiz.