Bu karanlıktan umut doğar mı?
GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN GÜVEN GÜRKAN ÖZTAN

Türkiye, tarihinde belki de hiç olmadığı kadar yalnızlaşıyor; toplum kaderine terk ediliyor. Bu yalnızlaşmanın sorumlusunun kim olduğu ise belli: Saray-AKP koalisyonu. İsrail ile ilişkilerin rehabilitasyonu gündemdeyken, Avrupa koridorlarında göçmen pazarlığı, Suudilerle Suriye hesapları yapılırken, Ukrayna’nın dost ülke olduğu ‘keşfedilirken’ gerçekte Türkiye her geçen gün daha çok yalnızlaşıyor ve ‘gözden çıkarılabilir’ ülke kategorisine doğru itiliyor. Çünkü demokrasinin ve hukukun rafa kalktığı, çatışmaların kol gezdiği bir ülke ancak savaş bezirgânlarının ilgi alanına girer.

BATI-TÜRKİYE HATTI
Türkiye ile AB arasındaki ‘akçeli anlaşma’, Türkiye’yi Avrupa’dan izole edecek birçok unsuru içinde barındırıyor. Saray-AKP koalisyonu, kısa vadeli çıkarı uğruna bir kez daha Türkiye’nin köşeye sıkıştırılmasını kabul etti. Batı medyası, bir yandan AKP Türkiye’sindeki hak ihlallerini işlerken diğer yandan da Türkiye’nin göçmen akınına karşı ‘tampon’ işlevi görmesi gerektiğinin altını çiziyor. Soğuk Savaş boyunca ‘ileri karakol’ olmaktan kurtulamayan Türkiye bugün artık ‘tampon ülke.’ ABD ise ‘ısrar üzerine’ YPG’yi görünüşte uyarsa da, PYD’yi Cenevre’de masaya oturtmasa da Kürtleri IŞİD ile mücadelede hâlâ bir numaralı müttefik olarak görüyor. Bu esnada Türkiye’nin askeri ve siyasi hamlelerine rağmen sınırın öte yanında Kürtler özerk bölge inşa etmeyi sürdürüyor.

İSRAİL TÜRKİYE HATTI
Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkilerin ‘düzeltilmesi’ için Saray’ın çok istekli olduğu hem diplomatik kaynaklarda hem de uluslararası basında sıkça tekrarlandı. İsrail, iki ülke arasındaki ekonomik münasebetlerin kendileri lehine yarattığı avantajları bildiği için ilişkilerin düzeltilmesinden yana. Ancak Rusya, İsrail’in Türkiye ile yakınlaşmasını istemediğini net bir biçimde belli etti. Bölgedeki güç denklemini ve İran’ın konumunu dikkate alırsak, İsrail’in Rusya’yı karşısına almadan hareket etmek zorunda kalacağı tahmin edilebilir. Çünkü İsrail, Hizbullah’ın ‘dizginlenmesi’ için Rusya’ya muhtaç; aynı zamanda da Suriye’deki Rus varlığının İran’ın bölgesel gücünü yumuşak biçimde dengelediğinin farkında. Kudüs’ten bakıldığında ise Saray-AKP kontrolündeki Türkiye’nin umutsuz vaka olarak görüldüğü açık. Erdoğan’ın İsrail ‘açılımının’ köşeye sıkışmışlıktan kaynaklandığı fikri İsrail’de sıklıkla dile getiriliyor. Bu tabloya bakarak İsrail’in Türkiye’yi gözden çıkarmayacağı, ama Erdoğan’ın istediği kozu ona vermeyeceği öngörülebilir. Bir başka deyişle Saray koridorlarındaki ‘Gazze halaskarı Erdoğan’ beklentisi şimdilik hayal!

‘İÇ HATLAR’
Devlet ile PKK arasında süren çatışmaların neden olduğu insani ve politik tahribat tamir edilemez bir noktaya doğru gidiyor. Bahar aylarında daha büyük çapta çatışmaların yaşanacağına dair öngörüler şimdiden savaşın sürdüğü coğrafya dışında yaşayanları da tedirgin etmiş durumda. Öte yandan çatışmaların boyut değiştirmesiyle Batı’da yeni gerginliklerin ve linç provalarının tezgahlanması da muhtemel. Demokratik muhalefetin birbirleri ile irtibatlanma kapasitesi son süreçte epey yara aldı maalesef. CHP ve HDP arasındaki diyalog 7 Haziran öncesine ve hemen sonrasına kıyasla çok daha düşük seviyede. Büyük şehirlerde sokağın dinamizmi de savaş konjonktüründe irtifa kaybetti.

İNADINA UMUT
Fakat tüm bunlara bakıp müzmin umutsuzluk hastalığına kapılmamalı. Çünkü Saray-AKP koalisyonunun potada kalmak için yaptıkları, derin bir stratejinin ürünü olmaktan çok konjonktürden yararlanmak üzerine kurulu hamleler ve sürdürülebilir değil. Hem Batı’da itibar kaybeden hem de bölgesinde her geçen yeni düşman kazanan bir iktidar var karşımızda. Parlamenter muhalefetin acziyeti, bize üçüncü bir seçeneğin mayalanması için gerekli şartların oluştuğunu gösteriyor. 7 Haziran öncesinde kimi muhalif odaklarca görülmek istenmeyen tablo bugün açık seçik ortada; Türkiye’nin tabandan yükselen gerçek bir sol seçeneğe ihtiyacı var! Toplumsal muhalefetin dinamizmini Taksim ile bir tutmazsak -örneğin Cerattepe’ye bakarsak- kamusal alandaki demokrasi mücadelesinin iktidarın tüm baskısına rağmen sönümlenmediğini göreceğiz. Büyük kentlerdeki ‘geri çekilmeyi’ yenilgi olarak değil yeniden örgütlenme imkânlarının arayışı doğrultusunda fırsat olarak değerlendirebilirsek Haziran çıtasını aşacağız.