Bu kimin nefreti?
ERAY ÖZER ERAY ÖZER
Geçtiğimiz hafta içerisinde, ders niteliğinde iki olay yaşandı: Fenerbahçe, UEFA’ya karşı CAS’ta açtığı davayı geri çekti; UEFA, Beşiktaş’ı kendisini mali konularda yanılttığı ve yapması gereken ödemeleri sürekli olarak aksattığı için Disiplin Komitesi önünde savunma yapmaya çağırdı.

Türkiye’nin CAS macerası başlı başına komik. Son olayda da biliyorsunuz Fenerbahçeli yöneticiler bu davanın ne olursa olsun geri çekilmeyeceğine, kulübün hakkını sonuna kadar savunulacağına dair pek çok açıklama yaptı. Oysa hepimiz biliyoruz ki para güdümlü sistemlerde böyle ‘atıp tutmalara’ yer yok. Çünkü aslolan sistemin devamlılığını sağlamak ve tıpkı siyaset gibi burada da taraftarlık, aidiyet, kulüp sevgisi gibi kavramlar ikinci sırada. Önemli olan sistemin devamlılığını sağlamak ve kulüp yöneticilerinin de öncelikli işi aslında bu...

Kaldı ki Fenerbahçe’nin CAS’a itirazının temeli (yani ‘kardeşim bizi kendi yargı sistemimiz, federasyonumuz cezalandırmadan, üstelik kendiniz de yargılamadan nasıl elde edilmiş bir haktan mahrum bırakırsınız’ argümanı) şimdiye kadar CAS’ta açılan davalar arasında en makul ve sağlam olanıydı.

Yoksa bu topraklar Del Bosque davasını da gördü. Dönemin Beşiktaş başkanı kamuoyunu ısrarla yanıltırken işe biraz hakim olanlar çok iyi biliyordu ki, o davanın kazanılma şansı yok. ‘Yeniköy Kasabı’ diye gönderdiğin bir adamcağızın doğal hakkı olan tazminatı ödemiyor görünmek için laf kalabalığı yapıyorsun sadece.

AİHM’de en çok davası olan ülke olmakla, CAS’ta ve UEFA’da eski futbolcularıyla en çok davası olan ülke olmak arasında sizce de bir korelasyon yok mu?

Eski Genelkurmay Başkanı Işık Koşaner’in internete düşen bir ses kaydı vardı, hatırlarsınız. Koşaner görevi başındayken askerlerine yaptığı bir konuşmada kanun ve yönetmeliklerin dışına çıkmayı zaman içerisinde yol yaptıklarını, yani normalleştirdiklerini itiraf ediyordu. Bir Genelkurmay Başkanı’nın ağzından duyduğum en anlamlı cümleydi.

Futbolda farklı mı? Oyuncunun, teknik direktörünün parasını ödememeyi, illegal kişilerle kulüp üzerinden illegal ilişkiler kurmayı, taraftarına açık açık yalan söylemeyi yol haline getirmiş yöneticilerin oyunu değil mi bu?

Şimdi bir de ‘UEFA’yı kandırmak’ suçlaması var. Adamlar açık açık ‘Bana mali durumum iyi derken, bunu kanıtlayan belgeler sunarken doğru söylemedin’ diyor. Bunun benim anladığım Türkçesi, ‘evrakta sahtecilik’tir.

Ama tabii nihayetinde UEFA da bu sistemin bir parçası olduğundan eninde sonunda bir orta yol bulunacak, suçlamalar yumuşatılacak ve gerçeğin tamamı bizden esirgenecektir.

Hadi, işin bu kısmı bu kısmını anladık, bu insanlar o veya bu sebeple sistemin devamı, kişisel rantı, politikanın cilvesi filan sonucunda böyle davranıyor. Peki ya, onların peşine takılıp içini nefretle sıvayan bu öfkeli kalabalığa ne demeli. Nasıl oluyor da, bu kalabalık bu oyunun aktörü olmadığını, kendisine hep ‘aktörmüş’ gibi gaz verilse de aslında karar verme noktasında figürasyonda kaldığını bir türlü fark edemiyor? Senaryonun kapalı kapılar ardında yazıldığını, fikri sorulmadığı gibi kendisine habersizce rol yazıldığını nasıl oluyor da bir türlü anlayamıyor? Ateşe atıldığını nasıl görmüyor?

Sistemin bekçisi adamların kurduğu bu oyunun kapısına bodyguard olarak dikilmek ve bu uğurda yeri geldiğinde en yakın arkadaşımızı, eşimizi, dostumuzu ötekileştirmek, içimize nefret tohumları ekmek bize mi kaldı?

Sahiden anlamıyorum.

Etrafımda arkadaşlarım, dostlarım bu girdabın içine girmiş savrulurken onlara ‘yahu bu senin oyunun değil’ diyemiyor, desem de derdimi anlatamayacağımı biliyor, ‘hay allah’ demekten başka bir şey yapamıyorum.

Tek bildiğim bu öfkenin seviyesi kolluk güçlerinin otoriteye dayalı kontrol mekanizmalarını çoktan aştı. Korkum, yakın bir zamanda gözüyaşlı ana-babaların futbola lanet okuduğu görüntülerin önümüze gelmesi.

Bu ülkenin kültür politikalarına, sporuna, futboluna yön veren insanlar bu nefretin nasıl da kontrol dışına çıktığını görmüyor mu, yoksa görüyor da yaratılan gürültü başka seslerin bastırılmasına yaradığı için kimse ses mi çıkarmıyor... Emin değilim.

Tek bildiğim işlerin kontrolden çıkmak üzere olduğu noktadayız. Bu kamyon devrilince figüranlar kadar aktörler de ezilecek, bunu da bilsinler!

Not: Bu arada karamsarız evet ama bir yere kadar... İyi şeyler de olmuyor değil! İbrahim Altınsay, Beşiktaş'ta futbol takımlarının yeniden yapılanmasının koordinasyonundan sorumlu olarak göreve getirilmiş. Daha ne olsun!