“Bu ne zâlimliktir İstanbul’a!”
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER

1

Hava karanlık, yağmur bastırmış, evde yazıya oturmuşum ve bir yandan elimin altında şiir kitapları… “Kendine zaman ayırmak” diye bir ezber var, insan kendi dışında neye zaman ayırır ki? Eylemlerin, okumaların, gezmelerin tamamı kendi içindir kişinin. Bunu hovarda biçimde, kötü kullanmak ayrı, incelikli bölüştürmek tüm uğraşlara ayrı… Sorumluluk duygusu kendiliğinden gelmez, başka biri için çaba sarf etmenin, dünyayı güzel kılmanın doğuracağı haz bize dair değil mi?

Geçen hafta Nisan’ı da alıp çayır çimen bir yerlere gidelim dedik… Koca şehrin el kadar kalmış yeşil alanı. Sahile, Bağdat Caddesi’ne inmek bir dert… Çocukluğumun, gençliğimin apartmanları bir bir yıkılıyor. Arayıp, yerini tam olarak bulamadıklarım oldu. Nisan’a: “Bak şurada oturdum, burada oynadım, şurada çıraklık ettim” diyeceğim bir geçmiş kalmamış. Onun düş gücüne bıraktım çocukluğumu… Birkaç fotoğraf var elde, hepsi bu… Tüm sokak araları inşaat halinde, birbirinden çirkin binalar yükseliyor. Belli ki yeni, görgüsüz zenginler işgal edecek anılarımı… Asıl korkum, belki dünyanın en güzel okulu “Göztepe Pansiyonlu”nun yıkılacak olması… O binayı, orada, öylece bırakırlar mı?

On beş tatillerde bir başıma yürürdüm caddede. Atlantik Sineması ve Suadiye birbirine rakipti. Biz de taraf tutardık sanki… Ben Atlantik’çiydim… Şimdi yerinde koca bir AVM… Yazık… Sanki caddede yürürken tanırdı herkes birbirini… Göztepe’den başlar, Kantarcı, Suadiye öylece yürürdük… Bostancı’ya dek bazı zaman… Yazları elimizde dondurmayla… Yeşili bulmamız güç oldu…

2

Zaman akar, her ilerlemenin ileri doğru olduğu inancı saçmadır. Sahili Dalan döneminde doldurdular. Anap.’ın bu memlekete verdiği zararı ne çabuk unuttu insanlarımız. Hoş bizim bu cadde ahalisi de sıkı Özal’cıydı. Müstehak diyeceğim de, arada çocukluğuma kıyamıyorum, çocuğuma… Açılır kapanır bir sandalyeye kuruldum. Hiç yapmadığım bir iş. Dobi koşuyor, Nisan halinden memnun sanki… Bir ara Adalar’a daldım… Ardından Gülten Akın okudum… Aralıksız, saatler boyu…

İhmal ettiğim şairler var biliyorum. Belki şiir sevmek kadar, kendini bir şaire/şairlere ait hissetmek de söz konusu. Yetişme zamanında kimlerle haşır neşir oluyorsan, o izi sürmeye, benzeri dille devam etmeye özen gösteriyorsun. Bir de hep yazdığım gibi, kimi şairlerin zamanı vardır, ya sen o zamana denk gelmezsin, ya o şairin saatine ayarlı değilsindir… Gülten Akın “Beni sorarsan”ın önsözünde yaşlılıktan dertli. Diyor ki: “Gece güzel bir dinginlik başlamalı. Gün kendini değiştiriyor. Ama insan kendini değiştiremiyor. Yılların getirip yüklediği ağırlıklar var; bedende, yürekte. Susmuyor, geri çekilmiyor, dinlenmiyor bir an. Bitkin uyanıyor. Düşler bile aynı, hep aynı. Dar ve kısır yaşamdan olmalı, yaşlılık işte…”

Yaşlılıkla başa çıkmak, benimsemek onu zor…

ŞİİR

Şiir bizim eski suç ortağımız
Biz ne işledikse onunla işledik

bu-ne-zalimliktir-istanbul-a-301231-1.

3

İnsan ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmeye başlayınca, önüne döker tüm bir süreci. Kimle ne etmiş, kime borçlu, kimden alacaklı, bilmek ister… Bana öyle gelir. Ölümü makul biçimde karşılamak, son sayfayı gönül rahatlığıyla çevirmek kolay değil. Şairin bu işi tamamlayabilmesi için, muhatabına seslenmesi gerekir doğrudan. Peki, kimdir o? Dışarıdan biri mi, yoksa şairin içinde yük olarak taşıdığı, ur gibi büyüyen biri mi? Kim o?

Eğer ömrün dökümünü yapıp, huzurlu bir uykuya dalmak için, bu hesabı kesmek gerekiyorsa; o kişileri birer birer bulmak ve gözlerine bakarak işi sonlandırmak gerekir. Çoğu zaman o aranan kişi bulunamaz. Adresi vardır, yeri bilinir, hatta bu çağda daha da kolaydır bu, sosyal medya falan… Lâkin şairin kafaya taktığı sorunlardan habersizdir o kişi, ilgisizdir… Yaşlılık bu yüzden de zor…

Gülten Akın böyle düşündü mü, bilmem… Ben yazdıklarından tanıdım şairi…

MUTLU GÜNE ŞİİR

Günün ayrıntısı, geride ne kaldıysa
gelip eksiğimizi giderdiler birer birer
Gönül Leyla Sinan
Ritsos’la Cevat Çapan

dostluk böyle bir şey gibi
geçti yüzümüzden
gülmek istiyorduk ardarda ardarda
kalsın ta
gülüşün acemisi olduğumuz zaman

tay hafifliğinde bir rüzgar
sular, kuşlar, çayırlar arasından
kimdi, biz mi
nineler, dedeler miyiz
tasasız bir gökyüzünü
böyle başarıp dururken

çocuk bir mor kelebeğin
kanadına tutundu, uçacak
Leyla Gönül Cevat
biz de sevgilimle ardından

4

Füruzan’ın “Lodoslar Kenti”ni çok sevdim. Tek şiir kitabı… İhmal etmişim. Öykücülüğünü hepimiz bilir, yerini tanır, hakkını veririz oysa. Şairlik kaçınılası bir durumdur sanki. Hep okuruz, gizliden yazarız, açığa çıkıp, göğsümüzü gererek söylemekten çekiniriz. Niye? Bir yanı deliliktir alabildiğine. Öte yanıysa, söze yeni söz, sese yeni bir ses katma işidir… Güçtür. Kendince kurduğun dili başkasına açmak kolay değildir. Hangimiz zihnimizin gizli sokaklarında özgür dolaşıyoruz ya da bildiğimiz kadarını bile, bir başkasıyla rahatça paylaşıyoruz? Gerekli mi bu?

Lodos İstanbul’da eser. Eğer yazarsan/şairsen kentinle birlikte dolaşırsın. Her gittiğin yere İstanbul’u götürdüm ben. Yenileniyor diye nasıl çürüdüğüne tanığım. Üç kuşak ayrı İstanbulları yaşamışız ne acayip… Haksızlık bu. Annemin bohçasından anneannem çıkmamış. Bana kalan ne, benden devrolacak ne, belirsiz… Füruzan lodosu bilen, söyleyen… İstanbullu…

Başka kadınlar, başka erkekler
olabilir
onlar durma tek anının yedeğindedir
ayrılığın ölüm olduğunu bilip
taş bassa da her yanına caymaz
yaban inciri,
Kurşunlu Kilise,
Prens Adaları,
sırça kesiği bahçeler
Laleli’yi
Laleli eden tramvaylar
tütün depolarında Salacak.

Toprağın gebe karnı üstündedir bütün bu anlatılanlar.

bu-ne-zalimliktir-istanbul-a-301232-1.

5

Bende Laleli yok mesela. Kızımda hangi semtler silinmiş kalacak. Belleğinde yer tutmadığı için bilemeyecek o benim muhitlerimi. Anlatacağım. Anlayacak belki de, belki umursamadan geçip gidecek önünden. Buna değişim, ilerleme denir mi? Elbet İstanbul herkese farklı eser, başka seslenir… Gelgelelim onu bilmek, anlamak, aramak isterseniz eğer, size başka sır vermeye razıdır. Hatta bazı zaman kendiliğinden aralar umulmadık kapılarını. Şimdi depremini bekliyor. Belki yerle bir olunca kent, yeniden başlayanlar bu akılsızlığı yapmayacaklar… Çocuğunuza yaşadığımızı belgeleme olanağından yoksun, acayip bir çağ içinde kavruluyoruz. Haziran artık yağmurlu, ne güzel…

İstanbul’u bilmek, lodosla yaşamaktır. Bereket hâlâ eser…

Füruzan:

Titreme çocuğum,
ya büyürsün
ya ölür.
Sizlere söylemedi mi,
o meczup kör,
tarihtir,
beyninin aklığını parçalayarak bandığı kalemi ile
çocukkanlılarının sicillerini tutuyor.
Mahşerde sorular bir gün sübyan ölüler,
biliyor.

6

Bu hafta hep provayla geçti. Oyuncunun metni tanıması, anlaması garip bir süreç… Yönetmenin her şeyi bildiğini varsayması da öyle… Bana kalırsa hiçbir yönetmen bu yanılgıya düşmez. Oyuncunun beklenmedik anda kendisine kuracağı tuzağı sezer. Oyuncu oynamak ister, eğer iyiyse bol malzeme boca eder, kıyamaz üstelik bulduklarına… Eğer yönetmen de benzer zaafı gösterirse iş kalabalıklaşır… Yalın olanın, sahici olanın gücü, güzelliğidir esas olan…

2013’den bu yana sessiz ve uzak kalmışım tiyatroya. Köksal Engür’le çalışmak güzeldi. Songül Öden’le şimdi uzağız, kırgınız… Güzel günler geçirdik birlikte. Attila İlhan şiirinden oyun kurmak güç işti. Övünürüm bununla. Uzun söyleşmiştik Füsun Akatlı ile… Sevmişti “Ne Kadınlar Sevdim”i… şiirden oyun yapmak kolay değil elbet. Attila İlhan’la başa çıkmak ayrı dert… İki yılımı verdim…

Ankara günlerini anımsıyorum. “Frankie ve Johnny” sahnelemek cesaret işi diye düşünürdüm bu ülkede. Meğer onlar iyi günlerimizmiş. Şimdi böyle bir oyunu sahneye taşımak imkânsız sanırım. Ne salon verirler, ne de yaşama hakkı… Özlem ve Levent’le ne iyi çalıştık. Yazık oldu oyuna, yarıda kaldı. Zaten bu son iki deneyim, üstelik en başarılı olduğu dönem oyunlar yarıda kaldı… Anılarımı mutlaka yazmalıyım.

Geçen gün Esmeray abla ile yaptığımız Dersim turnesini andım. Bir de nereden çıkıp geldiyse aklıma Selim Naşit’i…

7

Yağmur İstanbul’a yakışıyor. Haydarpaşa Garı’nda Kitap Günleri yapmak iyi fikir! Belediyenin bu işe soyunması güzel. Kadıköy artık farklı bir anlam taşıyor. Bir tür sığınak… Hoş Haydarpaşa’dan artık trenler kalkmıyor, Anadolu’dan insanlar akmıyor taşı toprağı altın diye İstanbul’a… Oysa sanki trenden inip de vapurla karşılaşınca o insanlar, bir büyük kente geldiklerini, o uçsuz bucaksız güzelliği aniden, sarsıcı biçimde görerek umuda kavuşurlardı. Ah o merdivenlerin ağzı olsa da konuşsa. Kim bilir ne tanıklıkları vardır… Şimdi kitaplarla dolu, trenler kitap dolu yük taşımakta, ne güzel. Keşke gar yeniden hayata dönse ve kitaplarla insanlar iç içe olsa…

Henüz kıymadılar Haydarpaşa Garı’na… Ama kıymazlar diyemem ki! Bu ne zalimlik… Yeni döndüm yurtdışından… Ne Floransa’da, ne Roma’da, ne Venedik’te yaşayamam ben… İstanbul olmuşum, İstanbul olmuşuz… Bu kente sinmişim, kent yazgım olmuş…