Buharlaşan hak, hukuk, adalet...
MERYEM KORAY MERYEM KORAY

Milyonlar boşuna yürümedi... Yürüyüş sırasında “hak, hukuk, adalet” diye boşuna bağırmadı.. Epeyce süredir olağanüstü, keyfi, pervasız, ibretlik ataklardan oluşan bir bombardıman altındayız; yitirdiklerimizin başında da bunlar gelmekte.

Bombardıman diyorsam, o da boşuna değil...

Bir KHK’ye bakıp, yine kimin candı diye sorarken, bir yenisi gelmekte; birilerinin göz altına alınması veya tutuklanmasını anlamaya çalışırken, hemen bunlara yenileri eklenmekte; gazetecilerin tutuklanmasını-hem de yılları bulan tutuklamalar- sorgularken, tutuklamaların garabetini unutturacak “tuhaf ötesi” iddianamelerle karşılaşılmakta; KHK’lere eklenen birkaç maddeyle hangi hakkın ya da kurumun cımbızlandığını anlamaya çalışırken, bu kez Meclis’te “tuhaf ötesi” yasa tasarılarıyla sarsılmaktayız.

Bombardıman rastlantısal de değil; amaçlı. Bir yandan, karşılarında gördükleri kişi, kurum ve kesimi çaresizlik ve bunalım içine sokmak amaçlanmakta, öte yandan, kurtlar dumanlı havayı sever misali, bu puslu havada olabildiğince yol almak istenmekte.

Sonuçta, kavramlar anlamlarını yitirirken, hakka, hukuka, adalet ulaşmak için kullanılacak araç ve kurumlar da “iyi halde olsunlara” karışmaktalar!

Cumhuriyet gazetesi davasında ortaya atılan iddialarla, bunlara karşı verilen yanıtlara bir bakın. İddialar, hukuku bırakın, aklı bile aykırı; buna karşın savunmalar, Ahmet Şık’ın dediği gibi, “savunma” değil, olsa olsa itham, suçlama niteliğinde!...

Bu nedenle, davada yapılan savunmalar ya da iddiaların tümü de, bir yandan ülkenin içinde bulunduğu karanlığı, öte yandan bu davanın “hukuksuzluğunu görmek açısından ibretlik...

Örneğin Akın Atalay’ın, bu davanın, Cumhuriyet gazetesinin susturulması ve bununla öteki gazete ve gazetecilere başlarına gelecek akıbetin gösterilmesi gibi amaçlarından söz ederken yaptığı saptamaya katılmamak mümkün mü? Ortada FETÖ’ye üyelikten yargılanan bir savcının açtığı dava ve iddialar var; iddialar da, bir yanda Cumhuriyet Vakfı’nın ele geçirilmesinden yayın politikasını değiştirmeye, öte yandan terör örgütlerinin amacına hizmet eden haberlere kadar almakta! İddiaları ispat etmek için, haber ve manşetler, seçim zamanlarında verilen ilan nedeniyle alınan paralar, BYlock kullanan gazeteciler tarafından gelen aramalar, hatta evinde parke yenilemesi nedeniyle yaptığı ödeme gibi birçok şey de kullanılıyor. Gel gör ki, iddialarla kanıtların hemen hepsi “fantastik bir filme konu olabilecek nitelikte!...

Bunları bir bir yanıtlayan Atalay’dan bir örnek: “Ey Akın Atalay, bundan 6 buçuk yıl önce evindeki parke işlerini yaptırıp karşılığında 2.500.-TL ödediğin Hüseyin Aktaş’ın bir oğlu var. Oğlunun adı Atilla. İşte bu Atilla bir gün Bursa’daki bir restoranda yemek yiyor. Yemek yediği restoranı işleten Boğaziçi Tic. Ltd. Şirketi ile bu şirketin sahibi olan Şaban Aydın hakkında MASAK’ın raporu var. Ver bakalım hesabını!..”

Atalay’ın, yalnız hukuktan değil akıldan da yoksun bu iddiaları çürütmeye yönelik “hukuki savunmasının” , yarınlarda, bugünü anlamaya yönelik temel bir metin olacağına kuşku yok...

Kuşkusuz, yalnız onun değil, bu davadaki her bir gazetecinin savunması Türkiye’nin hem hukuk hem gazetecilik hem de demokrasi tarihine geçecek nitelikte. Kadri Gürsel, 2009’dan bu yana “otokratikleşme yolunda” olduğumuzu ortaya koyan yazılarından yola çıkarak, iddialarının “bugün bir düşünce suçlusu olarak tutuklu yargılanmasıyla” doğrulandığını söylemekte.

Musa Kart, yalnız, Fethullah Gülen’in devletteki örgütlenmesine dikkat çeken karikatürlerini” hatırlatmakla kalmayıp. karikatürü, “bağımsız aklın, sorgulayan özgür düşüncenin kendisini ifade etmeye başladığı bir dönemin sanatıdır” olarak tanımlamakta. Ve, dediği gibi, “Bu gerçekliğe karşın bir karikatüristi, terör örgütlerine yardım ve yataklık yapmakla suçlamak, ağır hapis cezalarına çarptırmak, sadece karikatüriste değil, bu ülkeye de kötülük” edilmekte.

Ne yazık ki, bu davada yapılan savunmalar içinde yer alan hakikatlerin çoğuna yer vermem mümkün değil. Ahmet Şık’ın savunmasından bir küçük alıntıyla bitireyim:

“Ortalıkta yok edilecek düşman kalmadığına kanaat getirince, devletin sahibinin kim olacağı kavgasına tutuşarak birbirlerini hedef aldılar. Evet ortalığı pislik götürdü, götürüyor. Görünen o ki bir süre daha böyle olacak. Dinin, etik değerlerin alet edildiği bu savaşta tarafların ihtiyaçlarını karşılayan yalanlar, tarafları nezdinde gerçeklerden daha itibarlı. Bu yüzden yapılan savunmalara kimse aldanmasın. Bu savaş, ne demokrasi ve temiz toplum ne de birilerinin iddia ettiği gibi barış ya da sivilleşme için yaşanıyor. Sadece devletin sahibi kim olacak diye savaşılıyor.”

Fazla söze hacet yok ama hepimizin nerede durduğumuzu yeniden düşünmemiz için şu sözlerini de kayda almakta yarar var:

“Bu karanlık günlerde ihtiyacımız olan daha fazla hakikat kaybı değil. Her şeyden çok ve daha fazla gerçeklere ihtiyacımız var. Bu yüzden hakikate kendimden daha fazla saygı duymaya da, inkarcı biat kadrolarına dahil olmayı reddetmeye de devam edeceğim.”