Bundan sonrası ateş
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Son yıllarda çok sevdiğim, sık sık baktığım ve yararlandığım bir web sitesi var: Ne yazık ki İngilizce. Maria Popova’nın yarattığı Brain Pickings’i, çeviriler sıkıştırdığı  için bu sefer es geçmeye karar vermiştim ki, aşina bir isme rastladım. James Baldwin, yirmi yaşın altındayken kendisiyle de, kitaplarıyla da tanıştığım, hâlâ çok sevdiğim bir yazardır. İşte Popova, onun ve Margaret Mead’in, 1971 Ağustos’nda New York’ta bir hafta sonundaki yedi buçuk saatlik konuşmalarını bulmuş. Çok karmaşık, geniş kapsamlı bir konuşma olduğu için tek seferde sunmak istememiş.

O sıralarda James Baldwin kırk altı yaşında, Paris’ te yaşıyor ve dünyanın en meşhur yazar ve şairlerinden biri; insan hakları diyaloğunda da son derece etkileyici bir ses. Yetmişindeki Mead ise, ileriyi gören bir antropolog, dünyanın ilk akademisyen şöhreti. Benzer şeyler düşünüyorlar ama farklılar da. İlk bölüme bile bir göz atınca, kırk yılın ardından üzerinde konuştukları şeylerin çözümlenmemiş olarak durduğunu ve artık kaçınılmayacak ve inkâr edilmeyecek bir aciliyet kazandıklarını görüyoruz.

Esas farklı olan ise, suçluluk ve sorumluluktan çıkıyor gibi. İnsan olarak yapılmış her şeyin, işlenmiş her suçun sorumluluğu sana mı aittir, yoksa sadece kendi yaptıklarından mı suçlusun, başkalarının sorumluluğunu taşımıyor musun? Mead, ikincisinden yana görünüyor. Baldwin ise, “Birmingham’da okullu dört karaderili kızı öldüren bombayı ben atmadım,” diyor. “Kimseyi de linç etmedim. Ama olmuş olanlardan değil de, olmuş olabilecekten sorumluyum.”

Doğrusu, Katolik olmadığı halde tuhaf bir “İlk Günah” duygusuyla boğuşan biri olarak (Benim yüzümden, ben yaptım!) ikincisi bana daha yatkın geliyor. Ama onun da sonu yok ve insanı çözüme götürmüyor. Zaten konuşmanın bu ilk bölümünün özetini çıkaracak yerimiz bile yok. İyisi mi, James Baldwin’e geçelim.

Baldwin, biz lisedeyken gerçekten de çok meşhur bir yazardı, denemeci, oyun yazarı ve şairdi, sivil haklar mücadelesinin de en gür sesiydi. Gerçi ırkdaşları içinde de ona tepeden bakanlar vardı ama, elden ne gelir? Biz onu Engin Cezzar’ın arkadaşı olması sayesinde tanıdık. Okulumuza konuşma yapmaya geldi. Önce kısa boylu, çirkin (ve belki de karaderili) olduğu için hiç ilgilenmedik. Ama beş dakika konuştuktan sonra o burun kıvırdığımız adamı göremez olduk. Karşımızda çok zeki, bilgili, insancıl ve bizden kesinlikle üstün biri vardı artık.

Baldwin kitaplarının hemen hemen hepsi, Sander Yayınları tarafından basıldı. Kendi de kitaplarını orada imzalardı. Defalarca görme şansı edindik. Zaten İstanbul’da da epey kalmışlığı vardır. Hepsini severdim. Ama, “Giovanni’nin Odası / Giovanni’s Room”da ağlasam da, hepsinden çok sevdiğim iki tane vardı: “Tell Me How Long the Train’s Been Gone / Söyle Bana Ne Zaman Gitti Tren” ve “The Fire Next Time / Bundan Sonrası Ateş”. İkincisi, karaderililerin en sevilen ve Siyah hareket için bir yol gösterici olan ilahisinden alınmıştı: “Tanrı Nuh’a gökkuşağı işareti verdi / Su yok artık, sıra ateşte şimdi”. Bu seferki muhatabı da, beyaz Amerikalılardı. “Ne Zaman Gitti Tren?”de ise, aktör Leo Proudhammer geriye bakarken pek çok sorun geçer gider: Irkçılık, köktendincilik, eşcinsellik gibi. Leo’nun kurtuluşu dinde bulmuş kardeşi Caleb, “Annemiz neredeyse beyazdı,” der. “Ama bu onu beyaz yapmıyordu. Beyaz olmak için tamamen beyaz olman gerek.”

Öyleyse ne zaman gitti ki tren? Herkesin treni biraz farklı. Ve hepimizinki de, hemen toparlanmazsak kaçtı kaçacak gibi görünüyor.