Buralı feylesof, pasaklı zeka küpü…
Murat Meriç Murat Meriç
Tek camı olmayan ve bantlarla tutturulmuş gözlüğü ve üzerinden dökülen hırkasıyla kürsüye geldiğinde şaşırmış, “Ne konuşabilir ki bu adam?” demiştim

“De Te Fabula Narratur”, 2009 tarihli ilk Bandista albümü. Onları tanıdığımız albüm. Mayıs ayında çıktı, baharın müjdecisi gibiydi. Heyecanla dinlerken, “Her Şeyin Şarkısı”nda, canımızı acıtan bir isimle karşılaşmıştık: Yakın zamanda kaybettiğimiz Ulus Baker. Tayfayı sevme nedenlerimizden biri diyeceğim ama hayır, bizzat tayfayla buluşma sebebimizdi Ulus.

Önce şarkının sözlerine kulak kesilelim: “Her şey herkesleşiyordu / Herkes her şeyleşiyordu / Tarih durmadan yazılıyordu / Birden olanlar oldu / Bir kırmızı koltukta yatarken / Ekranda Dziga Vertov dönerken / Psinoza mavladı birden / Şaşkınlık hâsıl oldu /…/ Kadıköy evinde Jaques Brel çalmakta / Temmuz oldu yaz bitti / Hoca kalk haydi / Tayfa Marquiz yolunda…”

Şarkıyı coşkuyla söylerken, sözlerinin kenarına iliştirilen nota takılmıştı gözlerimiz: "Hocamız, ev arkadaşımız, bize müziği anlamayı öğreten insana dair bir kolaj." Söyledim ya, tayfayla buluşma sebebimizdi Ulus. Onun vesilesiyle buluşmuş, uzun uzun söyleşmiştik. Henüz Bandista değillerdi. Sahnede onları ilk gördüğüm an, Ulus’un da orada olmasını arzu etmiştim. Gelemezdi. Gitmişti. Bir daha hiç gelmemek üzere gitmişti üstelik. Psinoza’yı, şarkıda selam çakılan aynı adlı ikiz Siyam kedilerini yalnız bırakarak. “Hangisi hangisi bilmiyorum ki, ikisine de aynı adı verdim bu yüzden” demişti bir gün. Böyle bir şahaneydi.

Tek camı olmayan bantlı gözlük

Dinlediğim ilk Bandista konseri ne zaman bilmiyorum ama Ulus’u gördüğüm gün, dün gibi aklımda: 1995 yılının 4 Mayıs’ı. Yine bir Mayıs günü, evet. Ankara’da, TÜBİTAK salonunda, SanArt Görsel Sanatları Destekleme Derneği tarafından düzenlenen “Sanat ve Tabular” başlıklı sempozyumun ilk konuşmacılarındandı. Tek camı olmayan ve her tarafı bantlarla tutturulmuş gözlüğü ve üzerinden dökülen hırkasıyla kürsüye geldiğinde şaşırmış, “Ne konuşabilir ki bu adam?” demiştim. Yirmili yaşlarımın heyecanıyla kurduğum bu cümle, Ulus konuşmaya başladığında beni öyle bir utandırdı ki, bunu yüksek sesle söylemediğim için şükrettim. İnanılmaz bir Türkçe ve akıcı bir Fransızcayı karıştırıyor, hiç ummadığım şeylerden söz ediyordu. O gün, oradan ayrılırken Ulus çoktan kahramanım olmuş, aklım karışmış, sempozyum değil ama o konuşma beni yerden yere vurmuştu.

Birkaç yıl sonra onunla tanışacağımı ve arkadaş olacağımı bilmeden, uzun süre Ulus’u “dışarıdan” izledim. ODTÜ’de verdiği derslere kaçak girdim, yetişebildiğim kadarıyla konuşmalarını dinledim, yazılarını okudum. Çevremde onu tanıyan insanların beni tanıştırma girişimlerini hep reddettim. Hayal kırıklığına uğramaktan değil, onu çok sevmekten korktum.

Kimse bilmez, Ulus'u trenlerle hatırlarım ben: İlk temas ettiğim yer bir vagondu çünkü. O yıllarda sıklıkla Ankara’dan İstanbul’a gider, Mavi Tren yerine Anadolu Ekspresi'ni tercih ederdim. Ucuz olduğu için değil, yemekli vagonunda bir saat daha fazla oturabildiğim için… O yolculuklardan birinde tesadüfen Ulus'la aynı masaya düşmüş, karşılıklı susarken hayatımın en "dolu" yolculuklarından birini yapmıştım. Kitabıma gömülmüştüm, “Oturabilir miyim?” diyen sesi duydum ve “elbette” dedim kafamı kaldırmadan. Sonra bir hareket oldu masada ve karşımdaki adam, çantasından bir sürü kitap çıkartarak masanın üzerine yaydı ve onları okumaya başladı. Merakla kafamı kaldırdığımda Ulus’u gördüm ve ne yapacağımı bilmeden hızla indirdim. Yol boyu göz ucuyla seyrettim onu ve kitabımdan çok, okuduklarıyla ilgilendim. Ayrılırken selamlaştık. Dalgındı, dağınıktı ve şaşkındı. Bu kadar yakından ilk görüşümdü ve beni de şaşırtmıştı bu. Sonra tanıştık. Bu karşılaşmayı hiç anmadım; mânâsızca anlatmayı erteledim. 47 yaşında bizi bırakacağını bilseydim, hiç ertelemezdim.

Tuhaftır, nerede nasıl tanıştığımızı hatırlamıyorum. Tanıl Bora’nın ofisindedir illa ki: İletişim Yayınları’nın Ankara bürosunda… Hep orada karşılaştık sonrasında. Deleuze ve Spinoza’yı bana sevdiren adamla karşılaşmak bile benim için “büyük olay”ken sohbetinden faydalanmak ve dahi onunla arkadaş olmak, paha biçilmezdi –ki bu, kendimi şanslı hissettiğim buluşmalardandır.

Nisan 2006’da ilk kitabım “Pop Dedik”i çıkarttığımda, Ulus’un okumasını özellikle istemiş, düşüncelerini merak etmiştim. Bir gün, yine Tanıl’ın bürosunda otururken göz göze geldik ve “olmuş” dedi: “Çok güzel yazmışsın.” Kitabım hakkında kurduğu tek cümleydi bu ve bin takdir belgesinin yerine geçti benim için. O gün mutluluktan sekerek evime gittiğimi hatırlarım.

Aşk denince: Kum güzeli

Aşkın en iyi tarifini Ulus yapmıştı: “Kumgüzeli”, aklımı alan yazısıdır. Daha ilk cümlesinde vurur: “En elde edilmemiş şiirdin sen.” Metin boyu karşımıza çıkan “güzelsin”ler o kadar değerlidir ki… “Her kime yazmışsa” diye düşünmüşümdür hep ama hiç merak etmemişimdir çünkü aşkın, güzelliğin, yıllarca peşinde özlemle koştuğumuz şeyin tarifidir o metin. Sonunda, kalbimizi çizer ve biter: “Cazgırlık etmem… Gönlünde yokum… Aşkımız, yok! Gerçekten… Güzeldin…”

Tuhaftır, bu yazıyı ne zaman okusam hıçkırıklara boğulurum ve bir Sezen Aksu şarkısı düşer aklıma: “Sensizim senden uzakta / Seni düşünüyorum / Seni özlüyorum / Ve özlemeyi çok seviyorum…” 1980 tarihli albümü “Sevgilerimle”de bize ulaşan şarkılardan biridir bu. Tülây Karayalçın – Nazmi Canay imzalı sözleri Rıza Silahlıpoda bestelemiştir. Bilhassa şurası çok dokunur: “Seninleyim, sana dokunuyor / Seni hissediyorum / Ve hissetmeyi çok seviyorum // Bir gün seni kaybedeceğim duygusu / Sarıyor benliğimi, korkuyorum / Ve bu korkuyu çok seviyorum…”

Ulus’un doğum günü, 14 Temmuz. 2007’de, bir 12 Temmuz’da, 47. yaş gününü kutlamaya iki gün kala kaybettik onu. Birkaç gün önce arkadaşlarımdan biri aramış, “Ulus hastanede, çok kötü” demişti. İnanmamıştım. Haftanın başıydı, “cuma buluşmasında Tanıl’a sorayım durumu” dedim. Perşembe, Ulus’u kaybettik. Cuma, büroda değil, büronun altındaki Dipnot Kitabevi’nde buluştuk: Ulus’u anmak için.

Tanıl, Ulus’un ardından yazdığı yazıya şu cümleyle başlamıştı: “Ulus Baker hakkında, ‘ardından’ konuşuyor olmanın kederli idrakiyle konuşmak, onun kaybını kabullenmek, ne zor.” Sahiden öyle.

Ulus’u merak edenler, yazılarına korotonamedya.net üzerinden ulaşabilir. O yazılardan birinde, şunu söyler: "Hüzün geriye kalandır. Biraz blues dinleyin benim için..." Yazıyı yazarken, Duke Ellington’ın John Coltrane’le kaydettiği 1962 tarihli albüm döndü durdu fonda. Finaldeki bu cümlelere denk düşen şarkı, “Take the Coltrane”. Hüzünden uzak ama olsun: Ulus da bu kadar hüzünlenmemizi istemezdi zaten…

Ulus Baker, Tanıl’ın deyimiyle, “buralı feylesof”tu. Yazının başlığındaki diğer ifade, “pasaklı zeka küpü”, Ali Murat Hamarat’ın şahane yakıştırması. Öyleydi Ulus: Durup dururken elini gözlüğünün camsız tarafından içeri sokar, gözünü kaşırdı. Hep gülümsetirdi bu hareketi. Bugün, adını andığımızda gülümsememiz bundan. Hayatımıza öyle bir dokundu ki, yıllar geçse izi silinmeyecek. İyi ki.