Burjuva siyasetinin aşılmaz ufku: Bonapartizm
27.05.2017 17:47 BİRGÜN PAZAR
Bağlamından ve aslından koparılmış olaylara, velilere ve en sık da ecdada referansla hem geleneğe hem de moderniteye dair tüm değer ve kurumların yıkımına şahit oluyoruz. Geçmişten devşirilen asılsız gazla, rejimin devamı için kitleleri mobilize eden, ettikçe de tutunabileceği tüm toplumsal zemini yok eden bir rejim bu

ALİ YALÇIN GÖYMEN

13 Nisan 1866 tarihli mektubunda Friedrich Engels, Karl Marx’a Bonapartizm’in “modern burjuvazinin gerçek dini” olduğunu yazıyordu. Biz de bu eşsiz soyutlamadan feyiz alarak, evladı olduğumuz çağın ve toplumsal koşulların ortalamasına uygun bir “aforizma” buyuralım: Çakma burjuvazinin çakma Bonapart’ı olur. Ancak hemen vurgulayalım; bu durum, 2 numaradan itibaren aslında birer trajedi serisi olan Bonapart’ların muvaffak olabilmeleri önünde bir engel teşkil etmemektedir. Olmamışlık ne kadar ileri derecede ise olabilirler kümesi o kadar genişlemekte, rejimin devamı için gerekli olan manevralar o kadar kolay gerçekleştirilebilmektedir. Günümüzde Bonapartlık, otoriterinden popülistine, vahşisinden sosyaline neoliberalizmin her bir dalına konabilmek; dallar arasında özgürce sallanabilmekten geçer.

En çok da tarihsiz olmaktan geçer. Yanlış anlaşılmasın, tarihsizlikle kastım tarihdışı bir evrensellik dili değil. Aksine tarihin postmodern kitsch biçimine büründürülmüş versiyonu ile bezeli bir siyaset söylemi ile karşı karşıyayız. Bağlamından ve aslından koparılmış olaylara, velilere ve en sık da ecdada referansla hem geleneğe hem de moderniteye dair tüm değer ve kurumların yıkımına şahit oluyoruz. Geçmişten devşirilen asılsız gazla rejimin devamı için kitleleri mobilize eden, ettikçe de tutunabileceği tüm toplumsal zemini yok eden bir rejim bu. Toplumun bugününü olduğu kadar dününü ve geleceğini de tehdit ediyor.

Tüm bunların işleyebilmesi; hafızasını yitirmiş, tamamen duygularla hareket eden, sürekli taraf olan ve bunu tepkisel biçimde ifade eden bir toplumsal hareket ile mümkün olabilir. Tarihsizlik bu yüzden Bonapart’ı var eden bu hareketi bir arada tutan ideolojik harç olarak görülmelidir. Ekolojik mirastan mimari zenginliğe, kültürel çeşitlilikten siyasi çoğulluğa kadar her şey Bonapart’ın varlığı ile özdeşleşen rejimin devamı için harcanabilir olmalıdır. Buna rejimin gerçekleştirmiş olduğu pasif devrimin kendi çocukları da dahildir, işlevlerini tamamlamış olan liberaller de. Eski düşmanın yarın başdanışman olmayacağının bir garantisi yoktur. Dünün en derin hocası bugünün siyasetinin en derin çukurudur.

Bize düşen bu tarihsizliğin tarihini açıklamak. Bu, tabii ki okumakta olduğunuz parçanın sınırlarını ve haddini aşan bir hedeftir. Burada, burjuva siyasetinin aşılmaz bir ufuk olarak dayatmış olduğu Bonapartlığı doğuran tarihselliği incelemeyi mümkün kılacak tarih metodolojisine ilişkin birkaç hatırlatma ile yetineceğim. Bunu eskilerin adetten belledikleri usülle, G. W. F. Hegel ve Marx’ın - kendi Bonapart’ları hakkındaki - görüşlerini karşılaştırarak gerçekleştireceğim.

Tarih Hegel’in Mantık, Doğa ve Tin öğretilerinden oluşan felsefe sistemi içerisinde kendisine Tin alanında yer bulur. ‘Evrensel Akıl’ın, bir yönüyle hiç değişmeden kalarak, diğer yönüyle de değişenler içerisinde kendisini bilip tanıyarak somutlaşma sürecinin tarihsel-toplumsal yönünü açıklamaktadır. İki yönlü bir akışa sahiptir: Evrensel Akıl’ın kendisinin mutlak Bilinç’ine erişmesi ve de insanlar için özgürlüğün kurumsallaşması. Hegel’e göre tüm bunlar baştan verili bir amacın yerine getirilişi biçiminde gerçekleşmiştir ve bilindiği gibi belirli düşünce ve toplumsal biçimler içerisinde - Hegel’in kendi felsefesi ve anayasal monarşi - nihayete ermiştir. Bu nihayete eriş bir yandan insanların özgürlüklerinin evrensel ölçütlerde bilinip tanınması iken diğer yandan da en başından beri veri olanın yani zorunluluğun gerçekleşmesi anlamını taşımaktadır.

Tarihsel ilerleme şu şekilde olur: tikel erekler ve tabii bu ereklerin taşıyıcıları birbirleri ile çelişki, mücadele içindedirler. Bu mücadeleler sonucunda yenilgiye uğrayan taraflar tarih sahnesinden yitip giderlerken, galip gelen taraflar, son ereğin gerçekleşmesinin basamakları olarak anlam kazanırlar. Evrensel Akıl kendisini tüm bu mücadelelerin ötesinde saldırıya uğramamış ve zarar görmemiş bir şekilde tutar. Hegel bu durumu, yani evrensel Akıl’ın tikel çıkarları kullanarak içten içe fakat kendisini yıpratmadan dünya-tarihinin son ereğinin, evrensel olanın gerçekleşmesini sağlamasını “Akıl’ın hilesi” olarak adlandırır (Hegel, 2006: 26-27).

Hegel, bu ilerleme süreci içerisinde ortaya çıkan özgürlük ile zorunluk arasındaki birliğin en net biçimiyle “dünya-tarihsel bireylerin” eylemlerinde görülebileceğini, çünkü bu türden bireylerin evrensel olanı kendi hedeflerinde barındırdıklarını belirtir. Dünya-tarihsel bireyler, tarihteki büyük insanlardır. Kendi tikel hedefleri, “Tin’in istenci olan tözseli” yani Tin’in gerçekleştirmekte olduğu özü kapsamaktadır. Hegel bu tür insanların “kahramanlar” olarak da adlandırıldıklarını söyler. Bunlar giriştikleri eylemler aracılığıyla Tin’in özünün henüz bilince taşınmamış olan belirlenimlerini ortaya çıkarırlar. Bu kahramanların davaları dünya-tarihinin bir sonraki aşamasını bilmek, bu aşmayı etkinliklerinin ereği yapmak ve bu ereği gerçekleştirmeye çalışmaktır (Hegel, 2006: 26-27). Napolyon Bonapart’ın hikâyesi işte bu dünya-tarihsel birey kavramsallaştırılması ile anlatılır.

Marx’ın tarih görüşü, tarihin üstüne giydirilen bu erekselci, metafizik deli gömleğinin yırtılıp atılmasını simgelemektedir. Marx’a göre, insan türünün tarihe yayılan varlığı sürekli olarak geçmiş kuşaklardan aktarılan birtakım düzenliliklerin dayattığı zorunluluklar altında kurulabilmektedir. Bu düzenlilikler ancak düşünsel olarak, görünenin ardına geçerek soyutlamalar aracılığıyla ifade edilebilen gerçeklerdir. Varoluşumuz işte bu yapısal düzenliliklerin belirleyiciliği çerçevesinde şekillenirler. Bunun yanında söz konusu gerçekler mevcut olan somut ilişkiler ve tabii bunları yürüten insanlar olmadan bir anlam ifade etmezler. Bu ilişkilerin kendileri de zaman içinde donarak sonraki kuşaklar için belirleyici yapısal unsurlar haline gelirler. Böylece ortaya yapısal/düşünsel olandan tarihsel olana, tarihsel olandan yani mevcut ilişkilerden yapısala geçişin mümkün olduğu, kopuşlara gebe bir yeniden üretim döngüsü çıkar. Bu döngünün bilincine varması sayesinde Marx, Hegel’in tüm tarihi tek bir aşkın Varlık’ın eylemine indirgeyen monizminin yerine; yapı ile tarih arasındaki karşılıklı ilişkiyi konu edinen ve böylelikle farklı kuşaklar arasındaki etkileşimi, mevcut toplumsal ilişkiler içinde insanın durumunu, sürekliliği, kopuşları, maddi temeli ve düşünce dünyasının gelişimini açıklama kudretine sahip bir teori geliştirmiş olur.

Bu teori en berrak ifadesini Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i isimli çalışmada bulmaktadır: “İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine göre değil; kendi seçtikleri koşullar içinde değil, doğrudan karşı karşıya kaldıkları, belirlenmiş olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar.” (Marx, 2002: 13). Söz konusu koşullar, yukarıda yapısal unsur olarak adlandırdığımız şeyi ifade etmekte ve insan öznelliğinin, tarihselliğin ayrılmaz bir parçasını teşkil etmektedirler. Marx’a göre Louis Bonapart kalibresinde bir adamın Fransa’da gerçekleşen 1848 Devrimi sonrasında iktidara nasıl gelebildiğinin anlaşılması için bu koşulların değerlendirilmesi gerekmektedir. Bu kişiye ne eşi görülmemiş bir girişkenlik atfetmek ne de onu tarihsel gelişmenin sonucu olarak kavramak doğrudur. Marx’a göre doğru yöntem burada ele aldığımız yapısal unsurlar çerçevesinde süregelen sınıflar mücadelesinin nasıl olup da Bonapart’ın iktidarı elde ettiği koşul ve durumları yarattığını kavramaktır (Marx, 2002: 8).

Bu noktada dikkat çekici olan şey, Marx’ın üretim tarzlarının analizine odaklanan yapısal tarih incelemesi esnasındaki soyutlama seviyesi ile tarihsel olayları analiz ederken takip ettiği soyutlama seviyesi arasındaki farktır. İlkini ilga etmekten çok, onu somutlayan; detaylandıran ve belirli hale getiren tarihsel analiz esnasında karşımıza mali aristokrasi, sanayi burjuvazisi, orta sınıflar, küçük burjuvazi, ordu, lümpen proleterya, rahipler, hocacılar vs. çıkmaktadır. Bunların hepsi, sınıfsal çıkarların tespit edilişinde ve bu çıkarlara erişmede rol oynayan öznellikler biçiminde var olmakta ve sınıflar mücadelesinin biçimlenişini etkilemektedir. Dolayısıyla doğru yöntem bu grupların etkinliklerini, bunlar arasındaki ilişkilerin ortaya çıkardığı koşul ve durumları kavramaktır.

Modern toplumların tarihi bize gün geçtikçe daha net bir biçimde göstermektedir ki, ne kapitalizm yeryüzünün kaynaklarının en rasyonel biçimde dağıtılışını garanti etmekte ne de burjuvazi kendinden menkul bir özgürleştirici güç olarak var olmaktadır. Burjuvazinin tahripkâr egemenliği toplumları krizlerle terbiye etmekte, krizlerden çıkış bulunamadıkça da direksiyonun Bonapart’ın eline bırakılmasında hiçbir sakınca görülmemektedir. Sınıflar mücadelesinde durumu değiştirecek bir örgütlenme ve atılım olmadığı sürece de nice Comte’lar, Ibn Haldun’lar Bonapart’ların ve oligarkların iktidar sofralarına meze olmaya devam edecektir.

Hegel, G.W. F. (2006). Tarih Felsefesi. çev. Aziz Yardımlı. İstanbul: İdea Yayınları

Marx, Karl. (2002). Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i. çev. Sevim Belli. Ankara: Sol Yayınlar.