Burjuvazi ve sanatın ruhu
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM

Türkiye ilginç bir ülke, bakıyorsunuz tuhaf şeyler oluyor, tam bilemiyorum ama Türkiye’nin ar damarının yerinin değişmesinde herhalde aydınların çok ciddi bir yeri vardır. Aydınlar ve sanatçılar demeliydim, ama bugünlerde pek sanatçı kalmadı, onun için gerekli mi bilmiyorum.

Bu çizgi değiştirme meselesi ve iktidara yaranma niteliği giderek insanların ve elbette gençlerin ruhunda büyük yaralara, büyük ikilemlere ve aynı zamanda değersizleşmenin bu kadar muteber olmasına neden oluyor.

Çok basit bir örnek vereyim: her nasıl olduysa oldu, Türkiye’de Tarkovski ve Dostoyevski çok muteber sanatçılar oldular. Buna karşın, onlardan esinlendiğini söyleyen insanların sanatları, söylemleri ve hatta duruşları, elbette ki esasında yaşayışlarının bu iki kıymetli isimle hiçbir alakası yok.

Edebiyat dünyasında bir şenliktir gitti, başladılar şair gibi yaşamak diye, sanki orada burada sürtmekle sanatçı olunuyor.

Sanatçı adam gibi yaşarsa üretemez diye esaslı bir yalan çıktı. Oysa bütün insanlar için ideal paye EŞREFİ MAHLÛKATTIR.

Bütün bunların arkasında ne kadar Avrupa ne kadar Amerika var? Tam bilemiyoruz tabi ki ama şunu biliyoruz: Avrupa’da özel olarak Marksist düşüncenin zayıflaması ve Komünist partilerin tarih sahnesinde önemsiz hale gelmesinden sonra, Avrupalı sanatçıların ‘kavramsal sanat’ başlığında doludizgin bir tür CIA projesi olarak sanatın soysuzlaştırılmasında aktif rol aldıklarından eminiz.

Aslında yakın zamanda Avrupa’da sanat diye yapılanlar, bir tür kâbusa benziyor. Metni öldürdükten sonra geriye pek bir şey kalmadı.

Metni öldürdükten sonra ise bu kez anlamdan kaçmaya başladılar.

Anlamdan kaçmaya başladıktan sonra ise ‘duruş’tan kaçmaya başladılar.

Duruştan kaçtıktan sonra, sanatı toplum ve emekçiler için değil, bir tür salon mankenleri üretmeye başladılar.

Bu o kadar ileri gitti ki giderek darbe liderleri için bile ‘sessiz kalma’yı seçenleri oldu.

‘Ameriken’ olma çabası, giderek bir ruhsuzlaşma ile beraber gitti.

Tuhaf ihracatları oldu Avrupa’nın bize: mesela Leos Carax’ı ele alalım, şimdiye kadar toplumsal ya da estetikle ilgili tek bir anlamlı çıkışını, tek bir anlamlı duruşunu biliyor musunuz?

Mesela Almodavar’ı düşünün, bir sanatçı olarak bir aydın olarak düşünceleri hakkında tek bir tutarlı kimlik sergilediği vakıa var mıdır?

Bir zamanlar İtalyanlar vardı. Politik sinema yapıyorlardı ama onlar 1970’lerde tükenmeye yüz tuttu, sonrasında şimdi tuhaf insanlar var. Bazıları eskilerden kalma çıkıntılıklar yapmaya devam ediyor. Bunların eserlerinde ise bir başka eksik var, ki büyük sanatçıların asla vazgeçemeyecekleri karakterleri bunlar da yok etti:

Büyük eserlerin bir yerlerinde çıkıntılık yapan ve varolan egemen söylemi deşifre eden ‘karakterlerin hayata dair acı acı konuştukları’ sahneleri içermiyorsa, o eserin büyük olma imkânı da yoktur. Şimdilerde bu konuşmalara ‘sloganımsı’ diyorlar. Gerçi bunu suçlama olarak kullanan insanların eserlerine bakıldığında, yozluğu ve ruhsuz bedenin hazzını pek sloganımsı anlattıkları, hatta bunu üstümüze kustukları net görülüyor.

Sanatımızın ve hayatımızın bileşkesinde ne mi görüyoruz?

Sanatımız felsefeden ve felsefenin bize kazandırdığı tutarlılık içinde, duruş ve konum bilgisi veren, zaman içinde gidişatta yön kazandıran özelliklerini kaybetti. Bazıları buna politik duruş diyor, bence öyle değil. Tam tersine, şahsiyetin somutlanması ve şahsiyetin oluşması diyoruz.

Romanımız ne zaman ki karaktersizleşmeye başladı, ne zaman ki hiçbir karakter yaratmayan insanlar büyük yazarlar oldu, ya da ilan edildi, ondan sonra da sanatımız çok karaktersiz oldu. Aslında ‘karaktersiz’ yanlış terim, doğrusu seciyesiz demek gerekir. Önce sanatçılarımız seciye çizgisini düşürdüler, ardından sanatımız da yoz ve marazi olana genel bir eğilim gösterdi. Kötüyü ideal insan gibi gösteren sanatçılarımız, esasında yoz bir hayat sürenlerdir.

Eğer politik analizde, Amerika’nın 1980 darbesinin planlanmasında aktif, net rolü var ise, biliniz ki aynı darbenin sonucu olarak, Türkiye’de Amerikan yozluğunun sanat modeli de aynı kaynaktan geliyor. Bu yozluğun içinde, insan ticaretinin olduğunu ve CIA’nın sanatı bir ‘political weapon’ olarak gördüğünü artık net söyleyebiliyoruz. Gerisi bizimkilerin ithalat merakıyla, burjuvalarımızın da ithal ürünlere düşkünlüğü ile açıklanabilir. Burjuvaziye ruhunuzla hizmet edemiyorsunuz. Teorik olarak imkânsız bu. Nedeni de basit, burjuvazi iktidar için zaten ruhunu satmış durumda. Sanatınızın da burjuvaziye hizmet etmesi için, sanatçının da önce ruhunu satması gerekiyor! Paradoks net.

Sanat bir direniş odağı olmaktan çıkınca, referanslar da, başarı modelleri de iflas etti, rol modelleri de mankenlere dönüştü. Boşuna 1970’lerin anlatıldığı romanda grevler ve işçi sınıfı değil de, Hilton’daki merasim anlatılmıyor!