Bütçe
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Bizim oralara birkaç defa baraj gelmiş, ilki Keban Barajı, sonuncusu şu dünyadaki en güzel vadilerden birini ortadan kaldırmaya namzet Munzur santrallarıymış. Ülke, Keban Barajı’ndan tam elli yıl sonra karanlık çağa geri dönmek üzereyse de, bu baraj hâlâ elektrik üreterek memleketi aydınlatmaya devam etmekteymiş. Galiba o zamanların ünlü sağ siyasetçisine, Morrison, Baba ve diğer pek çok sıfatın yanı sıra Barajlar Kralı lakabı da işte o dönem verilmiş. Bu dönem barajlar dünyada da bir salgın gibi halkça olumlu karşılanmaktaymış.

Baba oğul, abi kardeş müşterek ter dökülen küçücük atelyelerdeki çarkı döndüren, birbirini ilk kez tezgâh başında görmüş binlerce işçiyi yutan dev fabrikaları ağır ağır harekete geçiren, dağ başındaki unutulmuş buz gibi evleri ısıtan, yapayalnız sokakları geceyken gündüze çeviren, yani tonlarca güzel iş yapan bu Keban Barajı’nın, insancıkları tarumar eden bir nihayeti olmuş ki, bugün size işte bu yürek burkan hikâyeyi anlatacağım. Eminim bu barajı tasarlayanlar, böyle bir sonucu zavallı hayatlarını bırak, rüyalarında bile görmemiştir.

Keban’da habire su toplanır, vaşak, suköpeği, kurt, alabalık, tilki, toprak, onun sonsuz altındaki tekmil canlılar, her yanı kaplayan su dağlarından can havliyle oraya buraya kaçışır, kendi içlerinde hayvanca adlı bir dille ağlaşır, feryat ü figan ederken, o civarın köylerinin ahalisinin bazı üyeleri bu hayvancıkların yakarışlarını hiç duymak istememiş, ödenecek yüksek kamulaştırma paralarıyla tatlı rüyalara dalmış ki, eğitimsiz tüm yoksul insanların ezelden beri biricik rüyası, elbet bir gün harun gibi zengin olmaktır.

Parayı bankadan çekenlerin bir kısmı, binlerce yıldır sahip olduğu toprağın kıymetinin yüzü suyu hürmetine hemen yatırım yapmış. Harput’ta ev almış, eski bakırcılar çarşısında dükkân açmış, şehrin genişleyen kıyılarından arsa satın alarak, topraktan aldığı parayı yine toprağa yatırmış, sıcak paranın değerini bilmiş. Böyle akıllı işler yapanlar, zamanla maddi olarak daha iyi duruma gelmiş, çoluk çocuğunun rızkını korumuş.

Bazı fakirler ise çok farklı davranmış, paranın cepte yakıcılığından başı dönen, elleri durmadan oynaşan bu fakirler, gıcır gıcır banknotları daha fazla banka hesabında, cep içinde tutamamış, hayatında takım elbise giymemiş adamlar takımlara girmiş, keskin kokulu esanslar sürmüş, beyaz çorap, simsiyah ayakkabılarıyla köyünden ok gibi fırlamış. Bu erkekler, kendi yaşadıkları şehrin küçüklüğünden uzun zamandır dertliymiş, herkesin birbirini izlediği, yanlış yapanın hemen adının çıktığı bu dedikodu dolu şehirden bir komşu şehre yol almış.

Bunların yolu, Elaziz’in sessiz köşelerine, kara tren garının altında, pencereleri renkli çiçekli perdelerle sıkı sıkıya kapatılmış -ama münasebetsiz bazı yetişkin erkeklerin içinde ne olduğunu biribirine ve hem de uluorta ballandıra ballandıra anlattığı- ünlü pavyonuna, o tarihlerde bugünkü kadar da muhafakâr olmayan tarihi şehrin arka sokaklarındaki meyhanelerine düşmüş, buralarda su gibi para harcamış, avuçlarına doldurdukları yeşil paraları, dudakları kahverengi rujlu, koca kıçlı konsomatrislerin iç gıcıklayan sütyenlerinin arasına sıkıştırmış, gecelerce içtikleri meyhaneden çıkamaz hale gelmiş, garsonların bol bahşişlerle taksilere, oradan da günlerdir yolunu unuttukları eve değil, Xozat garajı civarındaki hotel odalarına taşınmış. Bu kişiler kendi yurtlarını, evlerini unutmuş ama yine de gece karanlıkta nedense tanıdık bir muhitte yatmışlar. Bu görmemiş erkekler yani, kamulaştırmayla gelen ciddi bir parayı, haydan gelmiş gibi birkaç hafta içinde çarçur etmiş. Bu birkaç haftanın sonunda, can arkadaşlarından borç ister hale düşen bu kişilerin son hayalleri de suya düşmüş, daha geçen hafta meyhanede vur patlasın çal oynasın oyun oynarken kankardeşi kadar yakın olan arkadaşları, onlara bir yemek parası vermeye bile yanaşmamış, hatta bazıları tanımak da istememiş, saç baş yolduran bir vefasızlık emsali göstermiş. Bu savurgan erkeklerin borç para bulamaması macerası da hüsrana uğrayınca, daha bir kaç hafta önce çelik gibi olan süngüleri eriyen bir mum gibi aşağı düşmüş, suratları kamulaştırma parası aldıktan sonraki günlerdeki renginden hızla uzaklaşmış, hele yanakları Cimin’in ünlü üzümüyle tıpatıp aynı renge gelmiş. Bazıları, bir cigara parasından yoksun, Elaziz’in tozlu sokaklarında Samsun poçikleri toplar halde görülmüş, bazıları ise karısı ve çocukları tarafından hemen terk edilmiş, yapayalnız bırakılmış.
Yolunuz düşerse bizim oralara, Elaziz’in son demlerini yaşayan insanlarına denk gelirseniz, Keban barajı parasıyla birden zengin olmuş, saçlarını tarayışı, yürüyüşü, hatta bakışları değişmiş, tüm yaşamına sinmiş ağır keçi kokusu yerine, tüm bedeninde kaçakçıların getirdiği burun deviren esanslarının yayıldığı, ani zenginlik sonucu başı fırıl fırıl dönen, herkese afra tafra yapan, hayatlarında hiç yapmadıkları acemi hovardalıkları pek kısa süren, sonuçta bir iki yılda da değil, bir iki haftada sıfırı tüketen, eski kıyafetlerine, saçlarına, bakışına, kokusuna, boynu bükükçe köyüne geri dönen yoksul erkeklerin gözyaşartıcı hikâyelerini dinlersiniz. Bir ailenin sınnırlı bütçesini dahi batıran, bu sorumsuz, para ve güçten başı dönen, bütün kontrolü yitiren erkeklerin ailelerine ne oldu derseniz, valla o garibanların ahvalini, yalnızca Allah bilir.

Güç, -bizim garibanlar şöyle dursun-, her insanı -sanki bir kuralmışçasına- yozlaştırır, mutlak güç ise mutlak yozlaştırır. Bugüne dek Örtülü Ödenek’ten sular seller gibi kullandığı paranın dahi hesabı sorulamayan en tepedeki zat, eğer 16 Nisan’daki referandumdan onay alırsa, diğer sınırsız yetkilerinin yanı sıra, hepimizin emeğiyle yaratılmış tüm ülke bütçesini kişisel kontrolüne alacak, ülkeyi özel bir şirket gibi yönetecek, hiç kimseye asla ve kata hesap vermeyecektir. Bunun sonucunda doğacak fatura ise, bizim Keban Barajı zengini garibanların göğüs hıçkırtan hikâyeleri kadar küçük olmayacaktır.