Büyük dalgayı beklerken dalgamıza bakalım
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
İktidarın tepeden dayattığı ölüm dalgasına rağmen, şimdilik dipte devinen ve yüzeye çıktığında sörf yapacağımız bedenlerin dalgalı akışını bekliyoruz

İnsanlar ikiye ayrılır: Godot’yu bekleyenler ve dalgayı bekleyenler. Godot’nun gelmeyeceğini biliyoruz. Tuhaf bir hiçliğin ortasında beklemenin boşuna olduğunu da. Biz Godot’yu değil, dalgayı bekliyoruz. Dalga dibe vurmuş olabilir. Görünürde sörf yapabileceğimiz güçlü bir dalga da olmayabilir. Ama derinlerde devinen ve birbirinin üzerinde yuvarlanarak gittikçe büyüyen dalgaların titreşimlerini hissedebiliyoruz. Kaslarımız gerili, ellerimizde sörf tahtaları, yüzeyde görülecek ilk dalgayla birlikte kendimizi dalgaların arasında bulacağız.

Bedenlerimiz katatonik bir katılık içinde. Yüzeyde hiçbir kıpırtı yok ama derinlerde bir yerlerde biri elektrik dansı yapıyor, hissediyorum. Çok derinlerde. Hani, bedeni elektriğe tutulmuşçasına dalgalanarak dans eden bir dansçı. Bu küçük adamın küçük titreşimleri usulca bedenime yayılıyor. Bu titreşimlerin bedeni boylamasına geçerek tüm yüzeyinde bir dalga hareketi yaratacağını hissediyorum; dalgalanan bedenler. İktidar tepeden dayattığı yapay dalgalarla, içimizdeki dalgayı bastırmak, eyleme geçme gücümüzü sıfırlamak istiyor; o yüzden kendi dalgamıza bakalım ve çoğaltalım. İçimizdeki dalgayı büyüttüğümüzde, bedenin yüzeyi dalgalı bir deniz gibi dalgalandığında dokunduğumuz her şey, tüm bedenler bir dalga hareketiyle salınıma geçecek. Etkilenen ve etkileyen bedenlerin ürettiği dalga, tüm toplumsal bedeni boydan boya katettiğinde, beklenen büyük dalga yüzeye çıkmış demektir. 19. yy’da yaşamış Japon estamp sanatçısı Hokusai’nin ahşap baskıyla ürettiği “Kanagawa Açıklarındaki Büyük Dalga”nın bir benzerini birlikte yaratmıştık; unutmak mümkün mü? Ahşap oyma baskıların zemin üzerinde bıraktığı boya izleri gibi, bu büyük dalga da belleğimizde iz bıraktı. Bedenlerimizde büyük dalganın estamplarını taşıyoruz; derinlerde devinen dalganın titreşimlerini. Her şey gündelik yaşamın sıradanlığı içinde olup bitiyor. Yüzeyde sadece işaretler, titreşimler var şimdilik. Sıradan şeyler arasında dalganın işaretleri; ama çoğu kez okumakta güçlük çekiyoruz.

Çok akıllıyız!
İktidarın ürettiği yapay dalganın da işaretlerini okuyamadık; bir ölüm/yıkım projesi olarak yaşamı boğmaya çalışan iktidarın. Çok akıllıyız belki o yüzden. “Hitler döneminin verdiği derslerden biri, akıllı olmanın aptallığı hakkındadır. Gerçekleşecek olan artık gün gibi ortadayken bile. Yahudiler Hitler’in yükselme şansının olabileceğini sayısız sağlam nedene dayanarak inkâr etmişlerdi” (Adorno-Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, Kabalcı). Yıkım/ölüm projesi olarak iktidarın faşizm dalgası bizi boğduğunda hâlâ çok akıllı olduğumuz için övünebilecek miyiz? İktidarın ölüm projesine rağmen yaşam dalgalarının titreşimleri bize dokunuyor; hissetmiyor musunuz?

Dalgalar resmedilince
Japon ahşap baskı sanatı ukiyoe, “dalgalı dünya resimleri” demektir. Yaşamın, yüzeyde dalgalanarak bedenleri etkisi altına alan gelip geçici görünümleri, dalgalarını resmetmişti sanatçılar. Eski Budist metinlerde ölüm ve yeniden doğum çevrimi anlamına gelen ve yaşamı olumsuzlayan bir terim olan ukiyo (kederli dünya), 17. yy’da yaşamın her anının tadını çıkarmak anlamını taşımaya ve yaşamın dalgalarını olumlamaya başlamıştı. Radikal bir dönüşüm; iktidarın ölüm dalgası yerine yaşamın dalgası.  Ayrım noktasındayız. İktidarın kederli varlıklara aşıladığı ölüm dalgası yerine yaşamın neşeli dalgasını duyumsamanın tam zamanı. 17. yy’da yaşamış Japon yazar Asai Ryoi “Dalgalı Dünya Masalları”nda ukiyo’yu şöyle tanımlamış: “Nehir akıntısının sürüklediği bir su kabağı gibi, biz buna ukiyo deriz.”  İktidarın tepeden dayattığı ölüm dalgasına rağmen, şimdilik dipte devinen ve yüzeye çıktığında sörf yapacağımız bedenlerin dalgalı akışını bekliyoruz. Dalgamıza bakalım.