Büyük sinema uygarlığı
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

‘Kürt Sineması’ terimini ilk kez 6-7 yıl önce, ‘Mezopotamya Sineması’ başlığı üstüne düşündüğüm bir sırada duymuştum. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi bir film festivali düzenlemeye niyetliydi; bunun Türkiye’deki pek çok benzeri gibi basitçe ‘karpuz festivali’ olmasını önleyecek tek şey, yeryüzünün kültürel açıdan belki de en zengin coğrafyasını tüm çeşitliliğiyle kapsayan bir yapı olabilirdi. Kürdünden Türküne, Arabından Ermenisine bölgedeki tüm kültürlerin doğal katılımcısı olacağı, düzenleme komitesini de bölge ülkelerinin sinema temsilcilerinin oluşturacağı bir kültürel yapı; Mezopotamya Film Festivali...

Sinemayla ilgili birçok kişi gibi ben de ısrarla ‘Türkiye Sineması’ diyor, ülke sinemasını tek bir ırkın (millet-i hâkime’nin!) değil bir çok halkın birlikte yaşadığı coğrafyanın uluslararası ismi üzerinden tanımlamaya çalışıyorum. Bunu yaparken derdim de sinemayı değiştirmek ya da yeniden tanımlamak değil, sadece milliyetçiliğin dile yansımalarını en azından kendi çalışma alanımda en aza indirmek. Bu yüzden o gün genç sinemacıların ‘Kürt Sineması’ dediğini duyunca “Yahu tam da ‘Türk Sineması’ sözünün ulusal tektipleştiriciliğinden uzaklaşmaya çalışırken?!” diye düşünüp üzüldüğümü hatırlıyorum; devletin Kürtlere zulmünün Kürtçe ve Kürt karakterler üzerinden anlatıldığı bu filmler zaten tam da bu yüzden Türkiye Sineması’nın ürünleridir -Cem Yılmaz’ın Pek Yakında’sında söylendiği gibi, “bizi bize bizle anlatan” filmler...

‘Kürt Sineması’ teriminde ısrar edenlerin bir kısmı meseleyi ezen ulus-ezilen ulus milliyetçiliği düzeyinde tartışmaya çalışıyor; devlet ve onun Türk milliyetçiliği tornasından çıkmış kafalarının yok saydığı, aşağıladığı, katliamlarla yok etmeye çalıştığı bir etnik kökenden gelen ve filmler yoluyla kültürel kimliğine sahip çıkmaya çalışan sinemacıların kendini ‘Türk Sineması’ başlığı altında tanımlamasının imkansızlığı ortada... Ama her ne kadar tepkisel karakterinden dolayı ‘ezilen ulus milliyetçiliği’ bir noktaya kadar haklı gibi görünse de milliyetçiliğin iyisi yoktur, onu bir kere hayatınıza soktuğunuz zaman getireceği karanlığı durduramazsınız. İnşaatlarda, tersanelerde, madenlerde ölen işçiler de Kürt ya da Türk oldukları için değil ‘işçi’ oldukları için ölmektedir; buradaki temel çelişki ve sorunu milliyetçilik gibi bir burjuvazi ürünüyle çözümleyemezsiniz, çözemezsiniz.

‘Kürt Sineması’nda ısrar eden genç sinemacılarla bu konuları tartışarak 2014’e ulaşmışken bir de baktık, ülkenin en köklü ‘yöresel meyve festivali’nde ciddi ciddi geriye sıçramışız! Türkiye Sineması’nda kentsel dönüşüm zulmünü (Otobüs Yolcuları-1961) ve sendikal mücadeleyi (Karanlıkta Uyananlar-1964) ilk kez anlatan Ertem Göreç gibi bir usta bastıra bastıra ‘Türk Sineması’ diyor; BirGün gibi enternasyonalist sol bir gazetenin genç sinema yazarı Tuğçe M. Dizici bile çok ilginç ifadelerle tartışmaya katılıyor, vd. –“Bu filme verilen ödüllerle amaçlanan şudur; ‘Türk Sineması’ başlığı altında anılmak istemeyen ‘Kürt Sineması’nın kendine yeni bir başlık arayışıdır. Jürinin kendi kendine bir misyon edinip bu filmi öne çıkartarak iyi bir şeyler hedeflediğine inanıyorum ancak jürilerin böyle bir misyonu yoktur, burası dönemin Doğu Almanya’sı değildir ve bu şekilde sinemaya yön verdiklerini düşünmeleri bile rahatsız edicidir. ... Son derece dayatıcı bir şekilde üretilerek sahnelerde ve kulislerde empoze edilen ‘Türkiye Sineması’ başlığı zorla dilimize sokulmaya çalışıldığı için sorunludur ve tartışılması gerekmektedir.” (BirGün, 20.09.2014) Biz anti-milliyetçi karakteriyle ‘Türkiye Sineması’ terimini yaygınlaştırmaya çalışırken Türkler uçmuş gitmiş bile!

Türk, diğer alanlarda olduğu gibi ‘Türk Sineması’ teriminde de belli bir etnik kimliği tanımlıyor. Bunu mesela biri Almanya’da diğeri İtalya’da sinema yapmasına rağmen Fatih Akın ve Ferzan Özpetek’in sırf Türk kökenli oldukları için ‘Türk Sineması’ içinde anılması tuhaflığına bakarak görebilirsiniz. Eskiden -en fazla 25 yıl önce- ‘Türk Sineması’ dendiğinde hepimizin aklına bugün daha belirleyici bir terim olan ‘Yeşilçam’ gelirdi, tıpkı ‘Hint filmi’ dendiğinde Satyajit Ray’i değil de Bollywood filmlerini hatırlamamızda olduğu gibi... Oysa bugün öyle değil; toplumlarla birlikte sinemanın doğası da değişti. Kavramsal düzeyde ‘Türk Sineması’ da ‘Kürt Sineması’ da açıkça milliyetçi bir yapı içeriyor. Bu haliyle de herkesin şikayet ettiği bir şeyi, ‘ötekileştirme’yi yeniden üretiyor, bana kendimi ‘öteki’ olarak hissettiriyor.

Beni önemsemeyebilirsiniz, sorun değil. Ama ‘ortak insanlık uygarlığı’nın sinemasını yaratabilmek için yaşadığımız ülkeyi, bölgeyi, dünyayı önemsemenizi bekliyorum.