Büyük Türkiye Oteli ve Yükselen Ay Krallığı
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL

Devletin ideolojisi tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor; yolsuzluklarını saklamak için uydurduğu ya da yeniden icat ettiği gelenekler ve ritüeller o kadar sırıtıyor ki başarısız bir yönetmenin kör gözüm parmağına görsel efektlerini andırıyor. Ama günümüzün acar yönetmenleri ideolojiyi görsel üretimlerine çok başarılı şekilde yedirmeyi biliyorlar; ayrıntılarla boğulmuş halde, hiçbir şeyi fark etmeden, sadece görsel temsillerin pırıltılı anlatısına kaptırıyoruz kendimizi.

Daha önce hiç izlemediğim Wes Anderson’ın iki filmini izledim üst üste: ‘Yükselen Ay Krallığı’ (Moonrise Kingdom) ve ‘Büyük Budapeşte Oteli’ (The Grand Budapest Hotel). Her ikisinde de eril aklın kurduğu düzene, kaostan düzen kotarmasına vurgu yaparak, kadınları bir dekor olarak kullanmış. Postmodern numaraları bir kenara bırakacak olursak yönetmen her ikisinde de neredeyse aynı çizgisel izleği kullanmış; farklı mekânları ve zamanları kullanarak termodinamiğin ikinci yasasını, yani entropiyi eril bir anlatı olarak yineliyor: Bir sistemde düzensizliğin giderek arttığını ve ardından yeni enerji girdileriyle bir başka eril düzenin kurulduğunu. Her ikisi de tıkır tıkır işleyen bir düzenle açılıyor. Eril düzen bozulunca, bu bozuk düzenden, kaotik ortamdan çıkışı sağlayan ve düzeni yeniden tesis eden hep erkekler oluyor nedense. Her ikisinde de erkek çocuklar belirleyici ve bu erkek çocukların ebeveynlerinin olmamasında, her şeye kadir ve yaratılmamış bir tanrı mitosuna gönderme var. Her iki filmde de bu erkek çocuklar sonunda kasabanın şerifi oluyorlar. Sağcı bir ideolojinin görsel temsillere yedirilerek sinsice bize nüfus etmesini sağlıyor her iki film de.

‘Büyük Budapeşte Oteli’, kimsesiz bir yeniyetmenin büyük bir oteldeki kariyerini anlatıyor. Otelin konsiyerji, büyük bir makineyi andıran oteli en ince ayrıntısına kadar işletirken sistem bir kadınla ilişkisi ve savaş yüzünden bozuluyor.  Aynı şekilde ‘Yükselen Ay Krallığı’ da bir adadaki izci kampında sabah teftişini yapan oymak beyinin düzen takıntısıyla başlıyor. Her şey yerli yerinde olmalı. Sonra otelde ve izci kampının yer aldığı adada düzen bozuluyor. Her ikisinde de düzenin bozulmasında, yönetici konumundaki erkeğin kadınlara yönelik zaafları rol oynuyor ve yeniyetme bir erkek çocuk bozulan düzeni yeniden kurarak yönetici konumuna geçiyor. Kaos ve kozmos mitolojilerinin yinelenmesi.

İlk doğa filozofları logosu, yani gözlem yapıp akıl yürütmeyi doğadaki olayları açıklamak için kullansalar da mitos anlatılarına yine de sızıyordu. Örneğin Empedokles, evreni oluşturan partiküllerin bir araya gelip yeni bir şeyin ortaya çıkmasını ve yok olmasını mitolojiden aşırdığı terimlerle, sevgi ve nefretle açıklıyordu. Ardından gelen Anaksagoras ise etkin ve edilgin olmak üzere iki tür maddenin olduğunu ve nous (akıl) adını verdiği etkin maddenin edilgin maddeyi biçimlendirdiğini söylediğinde, mitolojideki erillik ve dişilik terimlerini felsefesine taşımış oldu. Eril ideoloji logosun içine sızıyor. Aydınlanma çağının göklere çıkardığı akıl, bir sistem kurduğunda da mitosa başvurmuştu. Ülkenin ve şehirlerin düşman kuvvetlerinden kurtulma günlerinde, Babillilerin, kaostan kozmos kurulmasını anlatan ve her yıl kutladıkları Enuma Eliş miti yineleniyor. Bu döngüsel öyküye Anderson’ın her iki filminde de rastlıyoruz. Mitoloji aklın içine sızarak bildik eril ideolojilere dayanak oluyor.

Görsel anlatıların da bir semiyolojisi var. Ve bu semiyolojinin içine sızan ideoloji kılıktan kılığa girdiğinde ve kendini görünmez kıldığında, bildik eril anlatılar çaktırmadan belletilmiş demektir. İşte o zaman, iktidarın pusuya yatmış sinsi ideolojisini filmin kurmacasından yaşamın gerçekliğine kolaylıkla aktarabiliyor ve Büyük Türkiye Oteli’nde Yükselen Ay Krallığı’nı kolaylıkla sindirebiliyoruz.