BÜYÜKLERE MASALLAR (1) (Azê adlı romanımdan)
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN
Doruğu görünmez ululukta efsaneleriyle ünlü bir dağ varmış

Doruğu görünmez ululukta efsaneleriyle ünlü bir dağ varmış. Eteklerinde yaşayan yoksul insanlar, hakkında çıkan bir inanış nedeniyle adını Çiyayê Aştiyê, yani Barış Dağı koymuşlar. Bu inanışa göre doruğuna herhangi bir canlı çıkmayı başarırsa tüm bölgeye barış gelecekmiş. Savaşlar hiç bitmediği için de dağın eteğindeki geniş bölgeye Diyarê Ceng denirmiş. Yani Savaş Ülkesi. Ülkeyi yönetenler nesiller boyu halkı hep Çiyayê Aştiyê’ye çıkacak güçleri olduğu vaadiyle kandırmışlar. Yani Barış Dağı’na... Ancak pek de istemezlermiş bir canlının doruğa çıkmasını. Çıkamamanın bir güç olarak varlığı işlerine gelirmiş çünkü. Böylece halkı istedikleri gibi yönetebiliyorlarmış.

Ülkede yaşayan insanlar nesiller boyu süren bu savaş ortamında doğal olarak mutsuzlarmış, ama bir çıkar yol da bulamamışlar. Bir dönem hurafelere inanmışlar. Sözüm ona köylülerden birinin dünyaya gelen bebekleri, gözlerini açar açmaz dile gelmiş. “Barış istiyorsanız,” demiş, “krala bir yalan söyleyin.” Ama yalanın ne olacağı konusunda bir şey söylememiş. Sonra da bu bebek lal olmuş. Lal bebek büyümüş, serpilmiş, delikanlı olmuş, konuşmamış... İhtiyarlamış ak sakallara bürünmüş, konuşmamış... Halk da konuşmayan bu insanı bir süre sonra unutmuş. Gel zaman git zaman dertlerine bir çare bulamayan halk ne varsa bu ihtiyarda var diye kapısına dikilmişler. “Allah gecinden versin, daha çok yaşayasın, ama yakında öleceksin konuş artık,” diye yalvarmışlar. “Yıllardır çoluğumuz çocuğumuz kırıldı bu savaştan. Yeter artık barış gelsin şu ülkeye. Hiç olmazsa çocuklarımız barış içinde yaşasın. Ne yalan söyleyeceğiz krala, bi söyle hele?” Masal bu ya dile gelmiş aksakallı dede; “Siz barışı hak etmediniz ki. Hep birinden beklediniz barışı getirsin diye. Benim dile gelmemi beklediniz. Hadi çaresi bendeydi diyelim, biriniz bile akıl etmedi şu lal olmuş adama kalem, kağıt vermeyi. Okuması, yazması olduğunu biriniz bile sormadı.”

Halkın temsilcileri şaşkın şaşkın birbirlerine bakmışlar. Lal Dede; “Krala söylenecek yalanı merak edersiniz, söyleyeyim. Krala dağın doruğuna tırmanmayı birinin başardığını söyleyin yeter,” demiş. İhtiyarın asıl derdi bu yalana halkın inanmasıymış; insanın kendini kandırdığını, başkasının vesile olduğunu bilirmiş çünkü.

Ancak bu seferde krala yalan söyleyecek birini bulmakta zorluk yaşamışlar. Yalan ortaya çıkarsa kralın elçinin kafasını vurdurma tehlikesi varmış çünkü. Kimseyi ikna edememişler. Halk çaresiz yine Lal Dede’nin yolunu tutmuş. “Ah dede vah dede ne yapacağımızı söyledin ama kimin yapacağını söylemedin. Herkes kralın hışmından korkuyor, bize yol göster. Lal Dede; “Aranızdan biri gider söyleme cesareti gösterirse kafasının vurulma olasılığı var, ama kahraman olur, yok mu aranızda kahraman olmak isteyen?”

Kahraman kelimesini duyunca biri; “Ben,” demiş, “Ben kahraman olmak istiyorum.” Ses herkese tanıdık gelmiş. Kimsenin ismini bilmediği ama herkesin Toprak Kadın diye çağırdığı biriymiş bu. İnsanların bu kadın hakkında tek bildikleri evsiz barksız olduğu, sokakları mesken tuttuğu ve aklı evvel olduğuymuş... Hani mahellenin delisi dediğimiz biri gibi işte. Ayaklarındaki çatlakların toprakla dolu olması, yüzünün ve saçlarının yerlerde yatmaktan toprak rengine dönmesi lakabını almasına neden olmuş. Halk “Olmaz,” demiş; “Onun aklı evvel olduğunu herkes biliyor. Kral, Toprak Kadın’ın söylediklerine güler geçer.”

Çaresiz Toprak Kadın önde, kalabalık arkasında sarayın yolunu tutmuşlar. Yolda askerler tarafından çevrilmişler. Toprak Kadın askerlere; “Bana kralı çağırın,” demiş. Arkasındaki halk homurdanmış; “Ne yapıyor bu kadın, hepimizi zindana attıracak.” Komutan kızarak; “Deli misin be kadın, kral senin ayağına gelir mi?” Toprak Kadın ağaç dalından yonttuğu asasını yere vurarak, kendinden emin bir edayla emretmiş; “Çiyayê Aştiyê’ye çıktığımı söyle, gelir.”

Komutan uyarıda bulunsa da Toprak Kadın; “Söylemez de bana bir şey yaparsan, kral kimin başını uçurur görürsün,” demiş. “Bilmez misin Cengi Diyar’a barış neden gelmez.” Komutan “bana ne,” diye düşünmüş, “bir deli için kendimi niye riske atayım.” Düşmüş yola. Kralın huzuruna çıkmış. “Kale kapısının önünde bir deli kadın var, arkasında bir grup halk. Kadın Çiyayê Aştiyê’ye çıktığını söyler, emredin kafasını uçurayım,” demiş. Kral; “Kimdir bu kadın, neyin nesidir?” “Toprak Kadın derler, bir delinin tekidir.” “Nereden bileyim dağa çıktığını, belki yalan söyler.” “Doğrudur, yalan söyler.” “Tez huzuruma getirile.” “Gelmez. Kral gelsin der. Emredin kafasını uçurayım.” Kral hiddetlenmiş; “Vay dengini bilmez. Dur hele, kimmiş bu cesur kadın? Bir görelim hele. Kelleyi keseriz sonra, ibret olsun halka. Tutun kolundan getirin.”

Komutan hızla kralın huzurundan ayrılmış. Gitmiş, Toprak Kadın’ın yanına. Ama dönmek bilmemiş. Kral odasında dört dönmüş, bekle bekle ne gelen var ne giden. Çağırmış huzuruna 2. komutanını. “Git bi bak bakalım neler oluyor orada.” Giden gitmiş, dönen olmamış. Kral delilenmiş, çağırmış çaresiz vezir-i azamını. Vezir affını istemiş kraldan; “Olmaz, beni tanırlar, çıktımı savaşmam gerekecek.” Kral sert çıkışmış; “Tez yürü git, neler olduğunu öğren. Belli ki bir isyan var dışarıda... İsyanı bastır da gel. Kim ayaklandıysa kellesini kes de gel.”

Vezir cenk kıyafetlerini giyinmiş. Almış yanına yüz atlı asker, yüz kartal gözlü okçu, yüz güçlü-kuvvetli, kılıç kuşanmış savaşçı. Çıkmış halkın karşısına. Halkta büyük bir homurdanma, şaşkınlık; “Lal Dede.” “Vezir Lal Dede’ymiş, kandırıldık. DEVAMI HAFTAYA