Büyümenin gizleyemediği çelişkiler ve gerçekler
08.04.2018 09:23 BİRGÜN PAZAR
AKP iktidarı politik meşruiyetinin önemli kaynaklarından birisi olarak ‘ekonomik faaliyet artışını’ yani iktisadi büyüme olarak görmekte ve 2019 (ya da 2018) seçimleri öncesinde ne pahasına olursa olsun yüksek büyüme rakamlarını korumayı hedeflemektedir. Ancak netice, hem yüksek enflasyon, hem düşürülemeyen faiz, hem de engellenemeyen TL değer kaybı olmaktadır

Mehmet Erman Erol - Dr., Sosyal Politika

Siyasal odağın sınıfsal görünmeyen meselelere yönelmesi ve ekonomik-sınıfsal çelişkileri örtmek için başka meselelerin politize edilmesi kapitalist devlet açısından oldukça işlevseldir. Ancak kapitalist toplumsal üretim ilişkilerinden türeyen çelişkiler kendisini farklı zamanlarda, farklı biçimlerde ve farklı derecelerde su yüzüne çıkarır. Bu bağlamda, Mart ayı sonunda ve Nisan başında TÜİK tarafından yayımlanan bir dizi iktisadi gösterge, Afrin operasyonu sonrasında bir süreliğine unutulmuş görünen iktisadi meseleleri ve çelişkileri tekrar gündeme taşıdı.

Daha sonrasında ise, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan’ın faiz konusunda ekonomi yönetimini hedef alan açıklamalarıyla ve küresel piyasalardaki ‘kredibilitenin’ devamı açısından oldukça önemli bir figür olan Mehmet Şimşek’in Başbakan Yıldırım’a istifasını sunduğu söylentileriyle de iş farklı bir boyuta geldi.

Öncelikle 29 Mart’ta yayımlanan büyüme verilerini ele alacağım. Ancak, TÜİK’in açıkladığı büyüme verileriyle ilgili – daha önce 17 Aralık 2017 tarihinde BirGün Pazar’da yayımlanan ‘Büyüme Verileri, AKP ve Emekçiler’ başlıklı yazıda da değindiğim – eleştirilerimizin baki olduğunu bir kez daha vurgulamak gerekli. Bu eleştiriler TÜİK’in 2016 yılında milli gelir hesaplama yönteminde yaptığı revizyonla ilgilidir ve bu revizyon halen birçok iktisatçıyı tatmin etmekten uzaktır. Yine de TÜİK verilerini kullanmaktan ve eleştirel olarak incelemekten başka bir seçeneğimiz yok.

Büyümenin karakteri
TÜİK’e göre Türkiye ekonomisi 2017 yılında %7,4 büyümüştür. 2017 4. çeyrekte ise %7,3 büyümüştür. Hatırlanacağı üzere 3. Çeyrekte ‘rekor’ %11,3’lük bir büyüme gerçekleşmişti. Büyümenin kaynaklarına baktığımızda yaklaşık 63 milyar dolarlık kredi miktarına denk gelen devlet garantisi (Kredi Garanti Fonu), tüketici harcamaları, altyapı yatırımları, teşvikler ve vergi indirimleri dikkati çekiyor; ayrıca ihracatın 2017 yılının tümüne bakıldığında arttığını görebiliyoruz (%12 ihracat, %10,3 ithalat). Bunda değer kaybeden TL’nin etkisi inkar edilemez. Sektörel açıdan bakıldığında, hizmet sektörünün %10,7, imalat sanayinin %9,2, inşaat sektörünün ise %8,9 büyüdüğünü gözlemliyoruz.

Politik meşruiyetinin en önemli kaynaklarından birisi olarak iktisadi büyümeyi gören ve her ne pahasına olursa olsun yüksek büyüme rakamlarını gerçekleştirmeyi saplantılı bir şekilde arzulayan iktidarın bu rakamları öne çıkarıp içinde barındırdığı çelişkileri yok sayması anlaşılabilir. Ancak büyüme rakamlarının çelişkileri ve riskleri daha temkinli ulusal ve uluslararası çevreler tarafından vurgulanıyor (‘aşırı ısınma’, enflasyon, cari açık vs.). Bir bakıma Erdoğan-Şimşek geriliminin ardında da bu çelişkiler var.

Gizlenemeyen gerçekler
Büyümenin gizleyemediği ilk gerçek, Türkiye ekonomisinin dolar bazında büyümekten ziyade küçülmesi olmuştur. 2016 yılında 863 milyar dolar olan GSYH, 2017’de 851 milyar dolara geriledi; yine kişi başına düşen milli gelir de 10 bin 883 ABD dolarından 10 bin 597 ABD dolarına geriledi (Mustafa Sönmez, Al Monitor, 2 Nisan). Dolayısıyla, ana akım terminoloji ile ifade edecek olursak, yüksek büyüme rakamlarına rağmen, ‘orta gelir tuzağı’ kabusu devam etmektedir.
Diğer bir gerçek ise Türkiye ekonomisinin yapısal sorunlarından olan cari açığın %5,5 gibi oldukça yüksek seviyelerde seyrediyor olmasıdır. Yukarıda 2017 yılının tümüne bakıldığında ihracatın ithalatı ufak bir farkla da olsa geçtiğinden bahsedilmişti. Ancak verileri yakından incelediğimizde, TL’nin dolar karşısındaki değer kaybına rağmen, 4. çeyrekte ithalatın geçen yılın aynı dönemine kıyasla %22,7 artış gösterdiğini (2011’den bu yana bir çeyrekte görülen en yüksek artış), buna karşılık ihracatın yalnızca %9,3 arttığını görüyoruz. Bu eğilim devam etmektedir; 2018 Şubat ayında bir önceki yılın aynı ayıyla kıyaslandığında ihracat %9 artarken, ithalat %19,7 artmıştır. Bu durum, Mehmet Şimşek’in ‘ülkenin en önemli sorunlarından birisi’ olarak tanımladığı cari açığı beslemektedir ve ekonominin kırılganlığını artırmaktadır.

23 Mart’ta açıklanan TÜİK işgücü istatistiklerine baktığımızda ise 2017 yılı büyümesinin anlamlı bir istihdam artışına neden olmadığını görebiliyoruz. İşsiz sayısı, 2017 yılında 2016 yılına kıyasla 124 bin kişi artarak 3 milyon 454 bin kişiye çıkmıştır. Oransal olarak ise değişim göstermeyerek %10,9 seviyesinde kaldı; genç işsizliği ise 1,2 puanlık artışla %20,8 oldu. AKP’li yılların geneline hakim olan ‘istihdam yaratmayan büyüme’ gerçeğini bu rakamlar 2017 yılı için açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca, emek-sermaye arasındaki bölüşüm ilişkileri açısından önemli bir gösterge olan işgücü ödemelerinin gayrisafi katma değer içerisindeki payı 2016’da %36,5’tan 2017’de %34,5’e düşmüştür ki bu da emekçiler açısından hiç de olumlu bir duruma işaret etmemektedir.

Enflasyon-faiz-Merkez Bankası
Türkiye ekonomisinin çelişkili bir diğer yanı ise çift haneye demir atmış gibi görünen enflasyon oranıdır. TÜİK’in 3 Nisan’da açıkladığı verilere göre TÜFE bir önceki yılın aynı ayına göre %10,23, on iki aylık ortalamalara göre ise %11,14 artış göstermiştir. Bu durumun temel sebeplerini, Dr. Ali Rıza Güngen Politik Yol’daki yazısında ‘seçim sürecinde AKP’nin ekonomik faaliyeti dizginleyici bir politika uygulamaktan kaçınması ve TL’nin süreğen değer kaybının etkisi’ olarak sıralamaktadır. Bu teşhise katılmamak mümkün değil. Yukarıda bahsettiğim gibi, AKP iktidarı politik meşruiyetinin önemli kaynaklarından birisi olarak ‘ekonomik faaliyet artışını’ yani iktisadi büyüme olarak görmekte ve 2019 (ya da 2018) seçimleri öncesinde ne pahasına olursa olsun yüksek büyüme rakamlarını korumayı hedeflemektedir. Kanuni sorumluluğu ‘fiyat istikrarını sağlamak olan’ ‘bağımsız’ Merkez Bankası’nın faiz artırımı bu nedenle arzulanmamaktadır. Ancak netice, hem yüksek enflasyon, hem düşürülemeyen faiz, hem de engellenemeyen TL değer kaybı olmaktadır.
Bu iktisadi koşullar altında bir süredir Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ekonomi yönetimi arasında bir gerilim yaşanıyor. Mehmet Şimşek ekonomik risklere uluslararası kredibilite açısından yaklaşıp eleştirilerin odağında yer alırken, Merkez Bankası bizzat Cumhurbaşkanı tarafından kendisinin arkasından iş çevirmekle (faiz artırmakla) suçlanıyor. Cumhurbaşkanı ile Merkez Bankası arasındaki tansiyon ne kadar ‘sahici’ bir gerilime dayanıyor ve buradan nasıl bir sonuç ortaya çıkacak henüz bilinmiyor. Ancak bu noktada Merkez Bankası bağımsızlığının siyasetçilere sağladığı bazı politik imkanlara vurgu yapmak faydalı olabilir.

Bilindiği gibi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası 2001’den önce siyasi otoriteden bağımsız değildi. 2001 krizi sonrasındaki yeniden yapılandırma siyaseti çerçevesinde 15 günde 15 yasanın bir parçası olarak Merkez Bankası IMF-Derviş reformlarının ekonomi ve siyaseti ayırma gayretleri sonucunda siyasi otoriteden bağımsız hale geldi ve 4. Maddesi şu şekilde değişti: “Bankanın temel amacı fiyat istikrarını sağlamaktır. Banka, fiyat istikrarını sağlamak için uygulayacağı para politikasını ve kullanacağı para politikası araçlarını doğrudan kendisi belirler. Banka, fiyat istikrarını sağlama amacı ile çelişmemek kaydıyla Hükümetin büyüme ve istihdam politikalarını destekler.” Bu, Türkiye’ye özgü bir durum olmayıp 1980’lerin sonundan itibaren neoliberal küreselleşmenin temel unsurlarından birisi haline geldi. Ekonomi yönetiminin depolitizasyonu olarak adlandırılan bu süreçle birlikte Merkez Bankaları ve ekonominin düzenlenmesi ile ilgili başka bazı kuruluşlar siyasetten ‘bağımsızlaştı’.

Merkez Bankası bağımsızlığı ile ilgili temel argüman, eğer para politikası siyaseten bağımsız ‘teknokratlar’ aracılığı ile yürütülürse, seçimler öncesi enflasyonist-genişlemeci politikalar izleyebilecek siyasetçilerin elinden bu imkan alınacak, dolayısıyla enflasyonla daha etkin bir mücadele gerçekleşebilecek şeklindedir. Ayrıca, neoliberal küreselleşme sonucunda ‘yatırım yapılabilirlik’ ulus devletler açısından ön plana çıkmıştı ve enflasyonun yüksek olduğu ülkelere yatırım gelmeyebilirdi. Bu durumun siyasetçiler tarafından nasıl bu kadar kolay kabul edilebildiği sorusu, bu depolitizasyon sürecinin siyasetçilere sağladığı avantajlarda gizlidir. Öncelikle enflasyon karşıtı politikalar çoğu zaman ücret baskılanmasını, başka bazı popüler olmayan politikaları dayatabilir. Bu anlamda para politikasının Merkez Bankası tarafından yönetilmesi siyasetçilere bu anlamda sorumluluğu reddetme imkânı verir. Hükümetler, parasal bir otoritenin arkasına saklanır ve siyaseten popüler olmayan kararları kendisi vermekten kurtulur. Merkez Bankası’nı da kolayca suçlayabilir.

Bu bağlamda, belki de ülkedeki her şey neredeyse iki dudağı arasında olan Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın neden örneğin bir KHK ile Merkez Bankası bağımsızlığına son verip faizleri hükümet eliyle indirmediğini anlayabiliriz. Ekonomi kulislerine yansıyan haberlere göre Ekonomi Koordinasyon Kurulu ‘ezber bozan’ bir idari düzenlemeyle faiz konusunda adım atacak. Bu adımın ne olduğunu önümüzdeki haftalarda göreceğiz. Ancak Merkez Bankası bağımsızlığının yukarıda saydığımız sebeplerle tartışmaya açılmayacağı aşikar.

Sol muhalefete düşen
Ekonomik büyüme verilerinden birkaç gün sonra OECD’nin 35 üye ülke ile Rusya, Brezilya ve Güney Afrika’yı dahil ederek hazırladığı ‘Daha İyi Yaşam Endeksi’ (Better Life Index) yayımlandı. Türkiye bu listede birçok açıdan son sıralarda yer aldı. Araştırmaya göre, Türkiye uzun çalışma süreleri ve hayattan memnuniyet açısından OECD ülkeleri ortalamasının altında. Türkiye’de çalışanların %34’ü haftada 50 saatten fazla çalışıyor, OECD ortalaması ise %13 civarında. Güvencesiz çalışmada da OECD ortalamasının oldukça üzerinde.

AKP iktidarının ‘serbest ekonomi-güçlü devlet’ paradigmasının önemli yapıtaşlarından olan özelleştirmede şeker fabrikaları ile yoluna devam ettiği ve bundan geri adım atmayacağı anlaşılmakta. Süreç hızla devam ediyor. OHAL koşulları altında taşerona kadro reformunun altından güvencesiz işinden dahi olan binlerce emekçi ortaya çıktı. Büyüme çalışan kesimlere, emekçilere yansımıyor, onları mutlu etmiyor. Kimleri mutlu ettiğini ise hepimiz biliyoruz; bankaları, büyük şirketleri, yani sermayeyi… Bunlar büyümenin üzerini örtemediği gerçekler. Bu koşullar altında muhalefete düşen iktidarla milliyetçilik ve İslamcılık yarıştırmak, ya da neoliberalizmin amentüsü Merkez Bankası bağımsızlığını savunmak değil, bu çelişkilerin ve gerçeklerin üzerine eğilmek, ve buradan siyaset kurmaktır.