Çağdaş olanı ‘beş satırla’ anlatmak
RAHMİ ÖĞDÜL RAHMİ ÖĞDÜL
Kime çağdaş denir? Şimdiki zamanın formlarına körü körüne bürünenlere mi? Yoksa kendi zamanlarıyla kopuşlar yaşayanlara mı?

Kendi zamanımızdan nefret ediyoruz; kötü zamanlarda yaşıyoruz çünkü. Ama kötü zamanlarda yaşamak, diğer zamanlarda sıradan bir edim olarak deneyimlediğimiz var olmayı mücadele düzeyine taşımaktır. Tüm niteliklerinizle var olmanın ağırlığını hissetmek. Giderek çölleşen bir ortamda bedeninizi bir duyumsama vahasına dönüştürmek zorunda kalırsınız. Çokluğunu yitiren ve yoksullaşan bir ekosistemde bir tohum olarak ekosistemin tüm çeşitliliğini olabildiğince bünyenizde taşımanız gerekir. Ama var olmanın ağırlığı hafifletir insanı; bir yük hayvanı gibi sırtınıza yükledikleri yüklerin ağırlığı gibi değildir; omuzlarınız çökmez, aksine omuzlarınız hiç olmadığı kadar dikleşmiştir, çünkü yitirilenleri bir kudret olarak taşıdığınızı bilirsiniz. Bu kudret, çoklukla buluştuğunuzda, çokluğu içinizde taşıdığınızda açığa çıkabilir ancak. Gezi Direnişi sırasında çokluğun kendi mekânını yaratabilme kudretini düşünsenize. Nasıl da ayaklarımız yerden kesilmiş ve havalanmıştık. Çokluğun kuvveti sizi yere çekmez, aksine yerçekimine karşı bir kuvvettir. İktidar sizi olduğunuz yere çivilemeye çalışsa da, siz bir kuş misali özgürlüğe doğru kanat çırpacağınız kaçış çizgileri icat edersiniz.

Çağınızı sevmemekte haklısınız ve tam da bu yüzden çağdaş olan sizsiniz, çağıyla uyuşanlar değil. “Akıllı bir adam kendi zamanından nefret edebilir fakat ne olursa olsun, reddedilmez bir biçimde ona ait olduğunu da bilir…” (Agamben, Çıplaklıklar, Alef). Çağdaş (contemporary) kavramını yeniden düşünmeliyiz. Kime çağdaş denir? Dönemleriyle fazlasıyla çakışan ve onunla tamamen uyuşanlara mı? Şimdiki zamanın formlarına körü körüne bürünenlere mi? Yoksa kendi zamanlarıyla kopuşlar yaşayanlara mı? Agamben’in dediği gibi “çağdaşlık kişinin, bağlı ve aynı anda mesafeli olduğu kendi zamanıyla tekil ilişkisidir.” Körü körüne zamanının içine gömülenlere çağdaş denemez; olsa olsa çağın kölesi olabilirler. Bugün çağın kölesi olanların kendilerine çağdaş demesi kadar tuhaf bir şey yoktur.

Çağın kölesi olanlar, tek bir zaman ve mekân içine sıkıştırılmışlardır, tıpkı 17. yüzyıl çiçek natürmortlarındaki farklı açma zamanlarına ve ekosistemlere sahip çiçeklerin tek bir vazo içine yerleştirilerek resmedilmeleri gibi. Şimdi de kapalı sitelere, AVM’lere yerleştiriyorlar. Bu modern zamanların natürmort sanatıdır. Çok zamanlı ve çok mekânlı doğayı öldürme sanatı. “Aşırı modern olmak kadar tehlikeli bir şey yoktur”, zira “bir de bakarsınız modası geçivermiştir insanın” diyor Oscar Wilde. Çağın kölesi olanların modası geçiverir hemen ve tarihin çöplüğünde bir atık olarak yerleri hazırdır. Çağdaş olanlar, yerleştirildikleri vazodan nefret edenlerdir ve vazoda, yani zaman ve mekânda bir çatlak, bir kırık yaratmak isteyenler; bastırılmış, dışlanmış çokluk içeri girsin diye. Çatlak, farklı olanların buluşma noktası haline geldiğinde, görünmez olan görünür hale gelmiştir.

Çağdaş olanın bedeni de çokluğun yüzeye çıkacağı çatlaklarla doludur. Ve zamanı nesnel, ölçülebilir, niceliksel zamanla, yani kronolojiyle değil, çizgisel zamandaki bir kırılmaya, kopuşa işaret eden ve hayatın tüm potansiyeline bir anda ulaşılabildiği niteliksel zamanla, yani ‘kairos’la tanımlanır ve bedeni, daha önce yan yana gelemeyecek farklılıkların birlikte, yan yana özgürlüğe doğru kanat çırpacakları bir hava sahasına dönüşebilir. Kudretlidir ve kendi mekânını sonsuza doğru genişletebilir.

Çağdaş olan, iktidarın kör edici ışığına rağmen, karanlığı, karanlıktaki gölgelerin gizil kuvvetini duyumsayandır. Çağın köleleri ise yoğun ışıkta körleşmişlerdir. Kör edici ışıkta bırakın karanlığı, mevcut şeyler düzenini, nelerin olup bittiğini bile algılayamazsınız. Oysa çağdaş olan bakışını zamanın ışığına değil, karanlığına çevirmiştir, “kendi zamanından gelen karanlık huzmesini tüm yüzünde algılayan kişidir” (Agamben). Karanlıkta kalanı, henüz görünmeyeni ve görünür olduğunda ışık altındaki mevcut şeyler düzenini değiştirecek olanı görendir; gideni ve gelmekte olanı. Ve çağdaş olan bahtiyardır, Nâzım Hikmet ‘Beş Satırla’ anlatmıştır: “Annelerin ninnilerinden/spikerin okuduğu habere kadar/yürekte, kitapta ve sokakta yenebilmek yalanı/anlamak sevgilim, o bir müthiş bahtiyarlık/anlamak gideni ve gelmekte olanı…”