Çağlayan Adliye’sinden naklen…
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Adliye ağlatır; Çağlayan Adliyesi’nde bir genç kız ağlıyordu...
Adliye ağlatır;
Çağlayan Adliyesi’nde bir genç kız ağlıyordu. “Burası çok büyük, nasıl bulacağız mahkemeyi?” diyerek. Yanında bulunan annesi onu susturmaya çalışıyordu. Çünkü koyu “resmi” üniformalı özel güvenlik görevlisi onlara doğru geliyordu. Kadın korkuyordu.

Adliye yorar;
Devasa binanın en ücra köşelerine “ucube” asansörler yerleştirilmiştir. İki uca da yürüyen merdivenler! Onların daha ilk günden (26 Temmuz)  bozulduğuna tanık olunmuştur. Yaşlı bir kadın, ortadaki ana kapıdan girip, üç kat merdiven çıktıktan sonra, yıkılıp kalmıştır. Kendi kendisine sormaktadır: “Bu koca binada bir asansörü niye yapmamışlar?” Asansöre, yürüyen merdivene insanları yönlendirecek ne bir tabela ne başka bir şey!

Adliye basar;
Adliyenin baro odalarında “ su” bulundurulmuştur. Bu ülkede su da suç aleti “muamelesi” görmüştür. Devletin savcısı, devletin adliyesinde ihale kazanan tacir ile baro odalarını basıp, su tutanağı tutmuştur. Hem savcının hem de tacirin imzası olan tutanak; artık eski “statükonun” ne denli yıkıldığının kanıtıdır. Öyle ya, eskiden savcılar tacirle- müstecirle birlik olup, tutanak tutup imza atmazdı.
Devlerin savcısı, savunmanın zaten yasadışı örgüte üyeliğe eğilimli olup, başka bir niteliğini aklına getirmediğinden, “Su bulundurmaya devam ederseniz, size tahsis edilen yerlerden sizi atarım”  diyebilmektedir. Oysa, savunma yargının bir parçası olduğu gibi, baroya ayrılan adliye bölümleri de yine adliyenin bir parçası olup, devletin savcısı oraları “Almanya’dan oğlum gelecek çık!” diyen bir eve sahibi gibi davranamaz. Ne var ki AKP “hukuku” savunma gibi temel bir hakkı, avukat yandaş değilse tanımaz.

Adliye çocukları ezer;
Çağdaş dünyaya “ ayıp” olmasın diye yalancıktan çocuk hakları tanınmış gibi yapılmıştır. Yine yalandan çocuk mahkemeleri kurulmuştur. Mahkemelerin ve mevzuatın ayrı olması, ileri demokrasi getiren “Büyük Anayasal Değişikler” içinde de yer aldığı gibi, çocuklar lehine pozitif ayrımcılıktır. Ancak zihniyet temelde işin özüyle ilgili olmadığından ve kirli olduğundan, çocuk mahkemeleri aynı binaya tıkıştırılmış, büyüklere “teşhirle” çocukların ezilmesi sağlanmıştır. Yani, çocuk hakkı verilir gibi yapılıp, sonrasında eski usule devamla, koskoca anayasayla dahi politik sömürü yapılmıştır.

Adliye tabelasızdır;
Sakın ola ki adliyenin tabelalarına inanmayın. Hiç olmazsa birinci şeklen dahi eksiksiz olması beklenen adliyede, tabelalar bile yanlış, eksik yetersizdir.

Çağlayan Adliyesi iktidarın röntgenidir;
Yasama, yürütme ve yargının ayrılığını ifade eden olan güçler ayrılığı ilkesi, Fransız Devrimi ve Aydınlanma ile gündeme girmiştir. Burjuva demokratik devrim süreçlerinde bu ilke önemli bir anlam ve değer içeriyordu. Bütün gücü elinde bulunduran mutlak kral/hükümdara karşı bir iddia ve alternatifti. Sonrasında, bu ilke yuvarlana yuvarlana bütünleştirildi. Güçler ayrılığını, burjuva yasaması, burjuva yürütmesi, burjuva yargısı diye adlandırdığımızda, demek istediğimiz daha kolay anlaşılır. Yani güçler ayrılığı bir yalanken, bizde artık bu yalan “ayan beyan” olmuştur. Çünkü iktidar yeni statüsü ile bir güçler bütünlüğü oluşturmuştur. Hem de öyle bir bütün ki “ total” bir bütündür! Yani totaliterdir. Şimdi güçler ayrılığı bu bütünü bir arada tutan, bütünlüğü bağlayan bir demettir, bağdır. Yani siyasal iktidarın anlamı, siyasal iktidar +siyasal yürütme+ siyasal yargı olmuştur. İktidarın “Yargıya karışamayız” sözü de retoriktir, yalandır. Bunun kanıtı ve anıtı Çağlayan Adliyesi’dir.

Haftanın dizesi; “Ne bilsin o, kimseye terlememişse kalbi” ( Mahmut Temizyürek, Yalangezen, Kırmızıkedi)