Çağrışımlar… çağrışımlar
ONUR BEHRAMOĞLU ONUR BEHRAMOĞLU
Önümüzdeki referandum, demagojiyle sağduyunun mücadelesidir, işte size bir 16 Nisan tanımı

Onur Behramoğlu

Nermin Abadan Unat, Boğaziçi Üniversitesi’nde vereceği ‘Weimar Cumhuriyeti’nden Nazizme’ semineri için beş bin sayfayı aşkın Almanca kitap ısmarladığında seksen iki yaşındaydı, siyaset esnafı ise Almanya’ya Nazizm nutukları atmak için tek satır okuma ihtiyacı duymuyor. Bu iki tavrın arasındaki uçurumda açacak bir çiçek de yok elbet…

Uçurumda açan çiçek metaforu Cemal Süreya’yı çağırıyor, ipek bakışlı şairim de - herhalde şu sıralar iki şehir arasında mekik dokuduğumdan olsa gerek - Ankara’ya seslenişini hatırlatıyor bana: “Ey iyi kalpli üvey ana.” Ve birdenbire ‘Çankaya’ yazarı Falif Rıfkı Atay: Mina Urgan’ın iyi kalpli üvey babası, pek para kazanamadığı için iç güvey geldiğinde yanında getirdiği tek şey, Mina için aldığı oyuncaklarla dolu küçük bir sandıktır. Biraz içkili olduğu gecelerde Mina’yı uyandırıp hep aynı masalı anlatır Falih Rıfkı. Yüzerken, kocaman bir balığın onu yuttuğunu, balığın karnında gidip gördüğü yerleri, Kutsal Kitap’tan Yunus’un öyküsünü yani. Altmış yıl sonra, Mina Urgan’ın Yunus adlı bir torunu olacağı içine doğmuş gibi.

Adını anmamla büyük Yunus, derviş Yunus, kanaat hırkası içre melamet gömleği biçmiş Yunus elimden tutup tiyatroya götürüyor şimdi beni: Büyük gün, herkes telaşlı, bir koşuşturmacadır gidiyor. Muhsin Ertuğrul, perdeyi tam vaktinde açıyor, oysa Gazi Mustafa Kemal gelecektir! Birkaç dakika geciken Gazi, yerine geçip dikkatle izliyor oyunu, temsilden sonra kulise gidip oyunculardan özür diliyor. “Eeeey Muhsin Ertuğrul, sen kimsin ya?” celallenmesiyle tiyatroyu başlarına yıksa, dünya lideri bile olurdu belki, o ulusal kahraman olmakla yetiniyor, hâlâ anlaşılmayı bekleyen bir kitap gibi duruyor önümüzde: “Âlimler okuyamamış / Bu manadan duyan gelsin.”

Bu manadan duyamayana, aptallığa hiç tahammülü yokmuş Borges’in. Kalın kafalı bir profesörle tanıştıktan sonra, “Kafası çalışan bir sahtekârla konuşmayı yeğlerim” demiş. İkisi de uzak dursun isterim benden! Hoş, Borges’in sözünü ettiği şey dostluk olmasa gerek; gelip geçici tanışıklıkların hercai söyleşilerinden, şakalaşmalarından, dedikodu soslu bilgi ve kültür kumkumalıklarından dem vurmakta usta yazar. Hayatı tatlı yerinden yakalama becerisine de sahip ki, kafasında kırk tilki dolaşan fırıldakların sohbetine de açıyor kapılarını. Kapatacağı ânı nasılsa kendisi belirleyecek. Nasılsa hepsinden zeki, biliyor.

Konuşmak, ille de bir şeyler söylemek, sözcükler bu kadar önemli mi sahi? Doris Lessing’in ‘Anılar’ı, türünün bütün sıkı örnekleri gibi, çoğu romanın yarışamayacağı güçte bir özyaşamöyküsü, ara ara açıp okumak mutlu ediyor beni. Bir şeyler bilen insanların genellikle hiçbir şey söylemediklerini veya çok az konuştuklarını belirten Lessing, sekiz yüz elli sayfa boyunca anlatıyor, anlatıyor, anlatıyor. Ve bir şeyler biliyor, sahiden biliyor. Ya da belki, yaşantıdan süzülen bilgimiz derinde bir yerlerde kesiştiğinden bunca seviyorum onu: “Eğer o zaman kendimi, şimdi kullandığım soğuk gözlerle görebilseydim…”

İnsan neyi, ne kadar görebilir ki? Tarık Buğra’nın çok sevdiğim romanı ‘Küçük Ağa’dan cümleler geliyor hatırıma: “Bozgun, istila, istiklal, varlık, darlık, can korkusu, küçümsenme, hiçe sayılma, köleleşmek… Akşehir bütün bunları biliyor, değerlendiriyordu. Ama bunların çete, Dersaadet, Padişah, Halife, Kuvayi Milliye, Mustafa Kemal Paşa, Mütareke, Mütarekenin ihlali, ihlale karşı duruş, din, milliyet gibi şeylerle ve hepsinin de birbiriyle ilgisini, ilişiğini bilemiyordu.”

Akşehir bugün de aynı durumdadır, Türkiye bugün de aynı durumda. Yazdığım her yazıyı bana yazdıran, görünmez iplerle bağlı olguların birbiriyle ilgisini, ilişiğini görünür kılma arzusu. Şiirde aradığım da bu, resimde-sinemada… neredeyse müzikte bile! Bazı sularda uzun kulaçlar atmak ve bazı suların bulanıklığını tespit etmek zorundayız çünkü. Hemen herkesin vecd içinde yaklaşıp binbir anlam atfettiği Talmud’u sığ, harflerin yazılış şeklinden dahi gizemli anlamlar çıkarmaya çalışan Kabalizmi şarlatanlık sayan, Spinoza’nınki gibi bir zihinsel berraklığa ulaşmak istiyorsak düşünmeyi öğrenmeli, yöntem edinmeli, tanımlar yapmalıyız.

Önümüzdeki referandum, demagojiyle sağduyunun mücadelesidir, işte size bir 16 Nisan tanımı. Kimler demagog, Haldun Taner’den dinleyelim, nasılsa şıp diye çıkaracağız adlarını: “Demagogun amacı sadece ve sadece o an için, kabil olduğu kadar çok kişiyi kendi çıkarı uzantısında kandırmaktır. Gözü başka bir şey görmez. İşine geldiği gibi, dersiz topsuz, çelişki içinde konuşur ve sırtında yumurta küfesi olmadığı için dün ak dediğine bugün rahatlıkla kara diyebilir. Demagog ayrıca saygısızın tekidir. Sizi aldatacağını sanmakta, yanlışla doğruyu ayırt etme yeteneğinizi hafife almaktadır. Toplumun her alanında, özellikle en göze batan yer olduğu için politikada neden bu kadar çok demagog var diye her düşünüşümde bulduğum cevap hep aynı oldu. Matematik disiplininden yoksun bir toplum oluşumuz.”

Bense bugünlerde harıl harıl matematik çalışıyorum, 40’ımdan sonra esas mesleğim olan siyaset bilimi alanında doktora yapmaya karar verdim, ALES denilen sınava gireceğim de ondan. Babam, Cumhuriyet Savcısı Doğan Öz katledildiğinde avukatlığı bırakıp savcılığa geçmişti madem; üniversite öğretim üyeleri kanun hükmünde kararnamelerle atılınca ben de babamın yolundan giderek kendimce yanıt vermek istiyorum sözde muktedirlere. Filin çapraz koştuğunu, atın L çizdiğini bilmeden satranç şampiyonu havalarında gezip, matematikle tek ilişkileri meclis aritmetiğinde kaç oyla, hangi katakullinin çevrilebileceğinden ibaret olanları, arsızları-yüzsüzleri-yobazları biraz daha, biraz daha rahatsız edeyim diyorum.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız