Çakma
HAYDAR ERGÜLEN HAYDAR ERGÜLEN
Çok yeni bir sözcük değil, çıkış yeriyle sınırlı kalmamış, büyük bir ‘kapsama alanına erişmiş’ bir sözcük: ‘Çakma’

Yeni bir dil oluşurken, Gezi dili gençlerden başlayıp genç kalanlara doğru yaygınlaşırken, Edip Cansever’in dediği gibi olacak belki de, “Biliyorsun bizim her türlü yalnızlığımız/yeni bir dil olacak yarın”. Belki de bu dil bizim yalnızlığımızı buluşturacak.

Gezi dili, mizah dili, çarşı dili, gençlik dili, iyilik dili, katlanma dili, karşıkoyma dili, direniş dili... Çok dil var yeni konuşulmakta, yazılmakta olan. Toplumun çeşitli kesimlerinin, gereksinime, ortamına, zamanına uygun olarak ürettiği sözcükler var bir de. Bunlardan biri var ki hiç unutmadım, hem unutulacak gibi değil hem de doğrusu sosyolojiye kavramsal bir katkı olarak sunulabilecek kapsamda ve açıklayıcılıkta bir sözcük bu.

Çok yeni bir sözcük değil, çıkış yeriyle sınırlı kalmamış, büyük bir ‘kapsama alanına erişmiş’ bir sözcük: ‘Çakma’. İlk duyduğumda bir anlam verememiştim, sonra taklit olarak üretilen çanta, tişört vb. tekstil ürünleri için kullanıldığını öğrenince doğrusu bu yaratıcılığa mı desem buluşa mı, hayran kaldım. Pek de araştırmadım ama büyük olasılıkla asıl markayı taklit markanın üstüne yerleştirme anlamında türetilmiş olabilir çakma sözcüğü. Olsun, her biçimde ve her yerde karşılığını çok iyi bulan, çok yerinde bir sözcük.

Eh bu yazıda ikinci kez geçecek ama, eski bir sosyoloji öğrencisi olarak da, bir toplumun kendi sosyolojisine uygun sözcükleri, kavramları nasıl üretebileceğinin de, çakma değil özgün bir örneği olduğunu söyleyebilirim. Sözcüğün tarihi sanırım 25-30 yılı buluyor, bana da nedense hep Özal döneminde türetilmiş gibi geliyor. Bazı şeylerin özgünlüğünü yitirmeye başlamasına o yıllarda tanık olduğumuzdan belki de. Üstelik de bunun kutsandığını da gördük, doğru olanın, geçerli olanın bu olduğu da süreki vaaz edildi topluma.

Ece Ayhan’ın temel görüşlerinden biri ‘bir insan toplumu değil, topluluğu’ olduğumuz biçimindeydi. Bunu çok söyler, yazar ve her vesileyle belirtirdi. Onun bu düşüncesinin gerisinde sanıyorum ‘yaratıcı, üretici olmayan, her şeyin taklidini yapmayı başarı sayan, kolaycılığı öven’ bir topluluk olmamız yatıyor olmalı. Bu topraklarda özgün düşünce üretiminin azlığı ya da yokluğu da onun ana şikayet konularından biriydi. Bir topluluktan da özgün, farklı, heyecan uyandırıcı şeyler değil, bir başarı gibi sunulan, kolaycılığın, ucuzluğun, taklidin ürünleri çıkardı ancak. Her şeye rağmen, aykırı, özgün, değişik şeyler söyleyenlerin de bizim aramızda, yani bu toplulukta işi olamazdı zaten! Öyle değil mi?

Çakma: Bulaşıcı bir...Ne? Özellik, tutku, hastalık, fırsatçılık, kolaycılık, gerilik...Sonra her şeyde bir çakma olduğu yaygın biçimde söylenir oldu, fakat sözcük hiç eskimedi, anlamını hiç yitirmedi, tam tersine yepyeni, daha şimdi bulunmuş gibi kullanılır oldu. Ve her şeyi de açıklayacak sihirli bir kavrama dönüştü.

Biliyorsunuz uzun zamandır ‘Aydın’ kavramının da içi boşaltıldı, anlam yitimine uğradı ve neredeyse tam karşıtına dönüştü. Aydın olmak, ‘yeni Türkiye’nin ‘genç aydınları’ diye sunulan iktidar yanlısı gazetecilere kaldı. Aydın olmak da babadan, anneden oğula geçen bir gelenek haline geldi. Eleştirel düşünce, sorgulayıcı bakış, bütüncül yaklaşım, analiz yeteneği, hepsi sıfırlandı. Yalnızca iktidara övgü ve muktedire biata dönüştü. Ta’biat’ıyla da, papağanları tenzih ederim, reisin ya da patronun görüşleri dairesinde düşünen ve aynı cümlelerle konuşan ezberi kuvvetli kimi katip kılıklı adamlar ve kadınlar yeni Türkiye’nin yeni aydınları sayıldı. Çelebi, bizde aydın dediğin böyle olur diyeceksiniz ama, değil. Tıpkı bir zamanlar ‘Ankara’da hakimler var’ denildiği gibi bu ülkede de aydınlar vardı. Özgür düşüncenin yürekli savunucuları, düşüncesinin yoluna baş koyan, doğru bildiğinden hiçbir koşulda vazgeçmeyen aydınlar. Şimdi sanacaklar ki yalnızca sosyalistleri ya da demokratları aydın diye tanımlayacağım. Elbette başta onlar geliyor ama, içlerinde muhafazakarlar da var bu aydınların. Nurettin Topçu da aydındı, Cemil Meriç de, elbette Aziz Nesin de. Sağda ve solda bir aydın geleneği vardı.

Şimdi? Şimdi ‘çakma’lar var, adlarını anmaya gerçekten değmez, bugün var yarın yokların adlarını da sayıp yazıyı da okuyanı da yormayayım. Yazık, aynı başlıklarla çıkan iktidarın gazetelerinde tetikçilik yapıyorlar, televizyonlarında emme basma tulumba gibi kafa sallayarak birbirlerini onaylıyorlar. Zavallı, acınası bir halde, belki kimi zaman inanmadıkları şeyleri bile canla başla savunmaya çalışıyorlar.

Çakma sözcüğünü kim bulduysa, Türkiye’de sosyoloji ona gerçekten çok şey borçlu. Dedim ya, memleketin neredeyse son 30 yılını açıklayabilecek bir anahtar sözcük o. Anahtar dedim, aslında ‘maymuncuk’ demeliyim, her kapıyı açan bu alet gibi, çakma sözcüğü de her şeye uyuyor. Ama en çok da muktedire itaati aydın olmak sanan düzenbazlara yakışıyor çakma. Düzenbaz deyişim tam da düzenin adamı olmalarından. Konuşma adabı olmayışlarından tutun sonradan görme hallerine, insanları eleştirmek yerine suçlama ve ihbar eğilimlerine kadar, ortalama bir insan ahlakı ve tavrı göstermekten bile uzak mide bulandırıcı tipler. Kafanı çevirmekle de olmuyor ne yazık ki, nereye dönsen bunlardan biriyle karşılaşıyorsun, öyle çok, yaygın, yapışkan, yavan ve... Çakma işte!
Belki de Rıfat Ilgaz’ın “Aydın mısın” şiirinin sonunda söylediği gibi, bunlara ‘korkuluk ol’ dense yeridir.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız