Çalının ardında kim var?
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Tarih şablonlarla ilerlemiyor, 40-50 yıllık zaman dilimleri üzerinden kendini tekrarlayan bir örüntü yok mesela... Ama bazen farklı dönemler arasında ilginç doku benzerlikleriyle karşılaşıyoruz, bunlar da kimi zaman geçmişi ve bugünü daha sağlıklı biçimde çözümlememize yardımcı olabiliyor. Bu türden doku benzerliklerinin en net görüldüğü yer neredeyse 90 yıldır Hollywood; başta western olmak üzere film türlerindeki yapım dalgalanmaları önemli sosyolojik veriler oluşturuyor. Bunlar içinde epik dinsel filmlerin yoğunlaştığı tarihsel dönemlerin yeri apayrı!

İlk epik dinsel filmler furyası 1920’lerde patladı. Hollywood’un en önemli ve ünlü dinsel filmleri Birinci Dünya Savaşı yıkımının ve Rusya’da ateist bir komünist devlet kurulmasının üstüne geldi: Ten Commandments (1923), Ben-Hur (1925), The King of Kings (1927).

Bu üç filmin devasa bütçelerle yeniden-çevrimlerinin de yapıldığı ikinci dalga İkinci Dünya Savaşı yıkımının ardından başladı, Soğuk Savaş’ın göbeğinde zirveye ulaştı: Quo Vadis (1950), The Robe (1953), Demetrius and the Gladiator (1954), The Ten Commandments/10 Emir (1956), Ben-Hur (1959), The King of Kings (1961), Barabbas (1961), The Greatest Story Ever Told (1965), The Bible: In the Beginning... (1966)

Bugün yeni bir dalgayla karşı karşıyayız; sadece bu yıl içinde önce Noah, şimdi de Musa’nın halkını Mısır’dan çıkarışını anlatan Exodus gösterime girdi.

1950’lerdeki dinsel filmlerde peygamber kavramına azami saygı gösteriliyor, özellikle Hıristiyanlıkla ilgili filmlerde İsa’nın yüzü gösterilmiyor, anti-semitik düşüncelere yer verilmiyor –Auschwitz etkisi-, İsa Tanrı’nın ‘çok tanrılı’ Roma zulmüne karşı bir cevabı olarak sunuluyordu. Oysa günümüzün dinsel filmlerinde bu tür kurallar söz konusu değil - 68 havasıyla Hollywood’un ideolojik kontrolünün çok kısa süreliğine de olsa zayıfladığı 70’leri - Jesus Christ Superstar (1973)-, postmodern 80’leri –The Last Temptation of the Christ/Günaha Son Çağrı (1988)- ve ateist düşman SSCB’nin yıkıldığı 90’ların etkisini unutmamak gerek...

Net bir ‘tek savaş’tan beslenmeyen -çünkü 1960’ların sonundan itibaren artık neredeyse savaşsız günümüz yok; insanlık en uygar zamanlarını yaşıyor!- bu yeni dalganın filmleri aslında ilk iki dalgadakiler kadar ‘dinsel’ değil; burada daha çok dinsel hikâyelerin belli ölçüde sekülerleştirilmiş versiyonlarını izliyoruz: Dinsel literatürü ortadan kaldırsanız insanlık durumuna dair politik alegoriler olarak okuyabileceğiniz fantastik öyküler... Bu filmlerde de bir tanrı ve onun elçi olarak görevlendirdiği bir peygamber var ama ne tanrı o eski tanrı, ne de peygamber o eski mazlum adam; bunlar ‘ferrarisini satan bilgeler’ ve ‘ferrariye binen keşişler’ çağının, Musa’yla konuşan çalının yine yandığı ama ardında kimsenin olmadığı bir çağın new age öyküleri...

Dinin bildiğimiz din olmaktan, “vicdansız dünyanın vicdanı” olmaktan çıktığı bu yeni dönemin küresel bir karakteri var. Türkiye versiyonunda siyasal İslamcılar tarafından müthiş bir enerjiyle kurumsallaştırılan yeni bir İslam’la karşı karşıyayız: İlahiyatçıların iktidarın yolsuzluklarını temize çıkarmak için fetva verdiği, televizyon imamlarının kaçak otel diktiği, Müslümanların göstere göstere kesesini dolduran, her konuda yalan söyleyen, masumlara acımadan kıyan bir iktidarı gönül rahatlığıyla destekleyebildiği yeni bir İslam...

İşte bu filmler bu yeni dinlerin ürünü. Bu tavır ne kadar iyi ya da kötü, küresel ideolojik bağlamda tam olarak nereye düşüyor, şimdilik bu konularda net bir şey söylemek zor. Ama 2023 olmadan bazı cevaplar alabileceğimizi umuyorum, en azından bu coğrafyada...