Canavarın soluğu
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Diyarbakır’da patlayan o bomba, çok önceden patlamıştı. Soma’da yaşanan maden faciası dahil, bütün katliamlar, gerçekte çok önceden gerçekleşmişti. Öldürülen her kadın, her çocuk, her eşcinsel, her işçi, aslında çok önceden öldürülmüştü... Sağ iktidarlarla toplumu çürütecek tohumlar, askeri darbelerle çok önceden atılmıştı.

Görünmez, kana doymayan bir canavarla yaşıyoruz. Şehrin görünen ve görünmeyen sokaklarında dolaşırken, üzerimden geçen bulutların yarattığı gölgelerin arasında, canavarın izleri de görünürleşiyor. Bu topraklarda her şey bir hayat memat meselesi bu yüzden. Oy verirken, alışveriş yaparken, bir şeye itiraz ederken, askerlik yapar ya da okul sıralarında hayaller kurarken, o canavarın buz gibi soluğunu hissederek yaşamaya öyle alıştırıldık ki... Filmlerde kötü ruhlar nasıl insanların bedenlerine girip istemedikleri şeyleri yaptırıyorlarsa, bu canavarın da öyle yetenekleri var. Peki nasıl olup da giriyor insanın içine, bir çocuğun kafasına gaz fişeğini nasıl olup da attırabiliyor, bozuk bir asansöre işçileri bindirterek nasıl ölüme yollayabiliyor?

Varoluşunun sorumluluğunu itaat ederek bir güce devretmiş, aklını “anaakım” kolektif akla teslim etmiş, ruhunu canavara kaptırmış birinin “kendilik nefreti” yetiyor mu, bunları yapmasına.
Metis’ten çıkan “Farklı Dünyaları Düşünmek” seçkisinde Ranciére, bu canavarın kitleyle ilişkisini tarif etmiş: “Canavar potansiyel düşmanlarının arzu ve yeteneklerini pençesinde sımsıkı tutarken, bir yandan da onlara en değerli metayı, en uygun fiyatla sunmaktadır –yani, sonsuz bir olanaklılıklar alanı olan kendi hayatlarıyla deney yapma fırsatını. Böylece canavar herkese sadece istediği şeyi sunuyormuş gibi görünür: Ahmaklar için televizyonda realite-şovlar vardır, maaşlı işleri giderek sanatsal performansa benzer bir hal alan zeki tiplere ise entelektüel ve ilişkisel kapasitelerini artırarak kendilerini değerli kılmaları”na yönelik fırsatlar sunuyor.

İnsanın hayatıyla deney yapmasının bir yönü, kendi bedeninin, duygularının ve zihninin sınırlarını genişletme çabasıyla ilgili. Böyle söyleyince, kulağa hoş geliyor, pek çok TV dizisinde ve filmde, genleriyle oynanmış ya da makineleşmiş insanların sınırlarını aşması işlenir oldu çokça. Ama bu çaba, “yapma becerisini”, “varolma becerisi”nden daha önemli bir hale getirdi. Artık yazar olarak varolmak değil mesele, kursa gidip yazma becerisine sahip olmak yeterli. Seks yapmak, siyaset yapmak, her şey öncelikle bir beceri işi. Seçim sloganları arasında da vardı, “onlar konuşur biz yaparız...” Ama bu yüzden insanlar “varolma yoksunluğu”ndan, yani içeride büyüyen o boşluktan bir türlü kurtulamıyor ve sonu gelmeyen bir deney alanına dönüştürüyorlar hayatlarını. O boşluklara, “anaakım” kolektif aklın yerleşmesi ve canavarın isteğine uygun düşünülmesi de kaçınılmaz oluyor böylece; ekonomik kriz ve bölünme korkusu, sosyal hakların kısıtlanmasının rasyonelliği, güçlü liderlere emanet edilen gelecek...

Ranciére, “anaakım”ın karşısına “özgürlükçü kolektif aklı” koyuyor ki, önce Gezi’de tanık olduğumuz, sonrasında HDP’ye seçim barajını aştıran da bu kolektif akıldı. Sokaklarda bu ara çok sık duyduğum “Birleşe birleşe kazanacağız” sloganı, canavarın uykularını kaçırıyor olmalı. Ama siyasetten sanata hâkimiyetini sürdüren, Gezi’nin itibarsızlaştırdığı “anaakım” kolektif akılla hesaplaşmadan, canavarın yok edilmesi mümkün değil. Benim endişem, oluşan iyimserlik içinde “anaakım”ın kendisini yeniden güçlendirme ihtimali, aşılan barajın bir mutabakat iklimi yaratıp bizlere yeniden çerçevelenmiş bir “tek dünya” sunması. Bugüne kadar seçim barajlarıyla, yasaklar ve sansürlerle sıkıştırıldığımız bu “tek dünya”dan çıkmışken, çatlakları sıvamak isteyecek olan “ana akım” kolektif akla karşı, herkesin ortak kapasitesini devreye sokacak bir siyaseti öne çıkarmak gerekiyor. Gezi’de olan şey buydu, HDP’nin seçim barajını aşarken izlediği yol da...

Ne zaman yazmaya başlasam, kafamın içindeki deniz kenarındaki o kulübede buluyorum kendimi. Yazmak, yalnızlığın kaybolduğu o dipteki yalnızlığa ulaşma çabası belki de... O kulübenin penceresinden denize bakarken, Turgut Uyar’ın dizelerini hatırlıyorum: “Ben sebepliyim denizlere aylara kavgalara umutsuzluğa

/ Bir maviyi durup dururken birine benzetiyorum

/ Bir balığın ağzını anıyorum durup dururken

/ Serinliyorum”