Cannes’da (mutlu?) sona doğru
DEFNE GÜRSOY DEFNE GÜRSOY
Bu yazıyı okuduğunuzda resmi yarışma seçkisinin hepsini izlemiş olacağız. Üç film...

Bu yazıyı okuduğunuzda resmi yarışma seçkisinin hepsini izlemiş olacağız. Üç film dışında –yani Nuri Bilge Ceylan, Paolo Sorrentino ve Radu Mihaelianu dışında– genel bir yorum yapmak gerekirse, Aki Kaurismaki’nin ‘Le Havre’ı hâlâ en iyi film. Her gün yarışma filmlerini bizlerle izlemeye özen gösteren –ve bunu yapan yegâne yarışma yönetmeni olarak büyük takdirimizi toplayan– Nuri Bilge Ceylan’ın “Bir Zamanlar Anadolu’da”sı bizce yarışmanın genelde vasatın biraz üstünde kalması sayesinde, Ceylan’ın bu kez Altın Palmiye’yi Türkiye’ye götürme şansını ciddi oranda artırıyor.
Sinemanın en büyükleri arasında haklı bir yeri olan Pedro Almodovar, 2009’da hayal kırıklığı yaratan ‘Los Abrazos Rotos’ (Kırık Kucaklaşmalar)’dan sonra bu yıl ‘La Piel Que Habito-İçinde Yaşadığım Deri’ ile Cannes’a katılıyor. Almodovar’ın en iyi filmi olmaktan uzak olsa da, filmin en önemli özelliklerinden biri, yönetmenin filmleriyle sinema dünyasının tanıdığı, Hollywood’a göçünden sonra ise ardarda iyi satan, ancak sanatsal değeri düşük filmlerde rol alan Antonio Banderas’ın dönüşü. Filmin konusuna gelince, Almodovar her zamanki gibi seyircisini şaşırtmayı beceriyor. Banderas’ın oynadığı estetik cerrahın karısı, sevgilisiyle kaçarken kaza geçirir ve tüm vücudu yanar. Cerrah, karısını iyileştirmeye çalışırken geliştirdiği deneyler sonucunda önemli buluşlara imza atar. Yıllar boyunca devam ederek, tüm dış darbe ve tehlikelere dayanıklı suni deri icat eden cerrahın, karısının ölümünden sonra bir kobaya ihtiyacı vardır... Tıp camiasını bölen şey ise, doktorun mesleki etik sınırı tanımamasıdır. Almodovar’ın genel başarısına diyecek yok: yakın planlar ve genelde çekimler mükemmele yakın, oyuncular yönetmenin ustalığına kendini bırakmış olduğundan, reji etkileyici. Banderas’ı ise yaşlanmak daha da dayanılmaz kılmış. Ancak Madridli yönetmenin büyük dönemi “Volver” ile kapanmıştı. Maalesef henüz aksini ispat etmiş değil...
‘DRİVE’ MI? ALMAYALIM!
Bu senenin filmiyle değil, saçmalıklarıyla olay yaratan Lars von Trier’in memleketlisi Nicolas Winding Refn’in yarışmaya nasıl seçildiğini anlamadığımız filmiyle ilgili söyleyecek çok az söz var. “Drive”in konusu gündüz sinema setlerinde araba sürücüsü olarak dublörlük yapan, geceleri ise hırsızlık çetelerinin şoförlüğünü yapan bir gencin hikâyesi. Yaşadığı binadaki evli ve bir çocuklu kadına âşık olan gencin, filmin ikinci yarısında kötü bir Quentin Tarantino kopyasındaki gibi dayakçı bir kahramana dönüşmesi tahammül sınırlarımızı zorlayan bir “B Movie”ye (düşük bütçeli ikinci sınıf film) dönüşmesine neden oluyordu.
FRANSIZLAR SİYASET SEVER
Fransız yönetmen Pierre Schoeller’in 2008 yılında “Un Certain Regard-Belli bir bakış”a seçilen “Versailles”ı eleştirmenler ve izleyiciler sevmişti. Sadece filmin başarısından değil, ünlü oyuncu Gérard Depardieu’nun oğlu Guillaume’un genç yaşta ölümünden önceki son filmi olmasının da bu beğenide payı vardı. Schoeller Cannes’da bu yıl gösterilen üçüncü –ve en iyi– Fransız siyasi filmini gerçekleştirmiş. “L’Exercice de l’Etat” (Devlet yönetimi) için liberal sağ hükümetin içinde merkezci bir Ulaştırma Bakanı’nın günlüğü de denilebilir. Maliye Bakanlığı’nın baskısıyla Fransa’nın tüm tren garlarını özelleştirme işi üzerinde kalınca, iktidar hırsı karşısında prensiplerin nasıl kolayca harcandığını gösteren film, bu hırsın da aslında sistemi çalıştıran güç olduğunu ispatlıyor. Kural evrensel, film başroldeki Olivier Gourmet’nin de sayesinde çok başarılı.
PANAHİ’DEN BAŞKALDIRI DERSİ
Tahran rejiminin 20 yıl film yapma ve ülkeden çıkma yasağına çarptırdığı yönetmen Jafar Panahi’yi Cannes yönetimi başından beri destekliyor. Yarışma dışı gösterilen “In film nist” (Bu bir film değil) adına meydan okurcasına hem iyi bir film, hem de sanatın, özellikle de sinemanın gücünün sansürden, baskıdan daha güçlü olduğunu gösteren bir başkaldırı dersi. Avukatıyla yaptığı bir telefon konuşmasının ardından, sadece oyunculuk ve senaryo okumaya izni olduğu sonucuna varıyor. Böylece Panahi, yönetmen arkadaşı Mojtaba Mirtahmasb’ı kamera arkasında evinde ağırlıyor ve bir saat on beş dakika boyunca bize yapamadığı filmini anlatarak kendi senaryosunu okuyor ve “oyunculuk” yapıyor. Sinemasını yasaklayan zihniyet, aslında Panahi’ye düşünce yasağı getiriyor. O ise, çok kısıtlı imkânlarla çektiği filmini İran’dan bir flaş disk üzerinde gizlice yurtdışına çıkarıp Cannes’a ulaştırarak gerici, baskıcı, faşist tüm zihniyetlere meydan okuyor.