Castro’nun adasından Mahir’in adasına
04.12.2016 10:24 BİRGÜN PAZAR
Fidel Castro, Nâzım’ın deyimiyle Küba halkına layık, insanı afallatan bir devrimci önderdir; varlığında taşıdığı ve pratiğiyle ortaya koyduğu değerlerle bir kimliktir

MEHMET YEŞİLTEPE

Dünya ölçeğinde yeni bir paylaşım savaşının yaşandığı, tekellerin paylaşım ve savaş stratejilerini yönetmek üzere ABD’de Cumhuriyetçi Trump’ın başkanlığa getirildiği bir dönemde, 2. Dünya Savaşı sonrasının devrimci süreçlerinin aktif ve yol gösterici öznelerinden son 70 yılın devrimcisi, insanlığın evrensel yoldaşı Fidel Castro’yu ölümsüzlüğe uğurladık.

Castro’nun ardından elbette sözlerini de resimlerini de paylaşacağız. Ancak onun doğru anlaşılmasının koşullarından biri de yaşadığı tarihsel dönemin doğru anlaşılmasıdır. Onun kafa tuttuğu ABD, 2. Dünya Savaşı sonrasındaki yeni düzeni domine eden; Vietnam’ın yakılıp yıkılmasından, Hiroşima’dan, Afganistan-Irak işgallerinden, “Arap Baharı” adı altında Libya’nın, Suriye’nin ateşe verilmesinden tanıdığımız, bugünkü dünya tablosunda en ağırlıklı sorumluluğu olan emperyalist güçtür. Bu güce karşı, 90 mil ötesindeki küçücük bir adanın 57 yıldır izlediği çizgi, insanlık adına bir itiraz ve alternatif sembolü olmuştur. Castro’nun ölümünün ardından özel bir gayretle, spekülatif yöntemlerle kara bir kampanyanın geliştirilmiş olmasının sebebi budur.

Çıkarları sermaye düzeninin devamından yana olanlar, her şeyin alınıp satıldığı, “şeylerin ters anlamlar kazandığı, insanın insan olarak yoksullaştığı” (Marx) bir sistemin, tüm kötülüklerin kaynağı olduğunu bildikleri halde, insanlık ve güzellik adına gülümseyen o adadan “olumsuz örnekler” bulup çıkarmaya çalışıyorlar.

Kısa bir süre önce Fidel’in doğum günü için yazdığım yazıda söylediğim gibi genelde Küba’daki rejimi özelde Castro’nun önderliğini yargılamak, Karayipler’de sallanan o özgürleşme bayrağından, zorlama yöntemlerle “hanedanlık” veya “tek adamlık” damıtmak yeni bir şey değildir. Bugün gelinen aşamada kimileri için bu bir vazifedir; hizmet ettikleri sınıfın ve taşıdıkları kimliğin gereğidir.

Herkes sınıfının niteliğine göre gülümser
Küba’da halkın mutluluğu ve gülümsemesi, dışarıdan bakanlarca çoğu kez anlaşılması güç bir durum olarak karşılanıyor. Gerçekte bu, güzelliğin örgütlü nitelik kazanması, insanlarda ortak bir ahlaka dönüşmesidir. Önderin halklaşması, halkın önderleşmesi ilişkisini Castro ve Küba halkında en somut biçimde gözlemek mümkündür. Küba’da ezilen, ötekileştirilmiş kimse yoktur. Hiç kimse renk, cinsiyet, inanç vb. niteliklerinden ötürü farklı bir muameleye tabi tutulmuyor.

Küba’nın her sokağı ve her insanı içine alan, halk meclisleri eksenli oturmuş bir demokratik işleyişi var ki bunun kapitalist bir ülkeyle benzerliği olmadığı gibi, burjuva işleyiş üzerinden yapılan basit kıyaslarla anlaşılması da olası değildir.

Ülkesinde böyle bir “iç barışı” sağlamış ve tüm dünya halklarıyla dost olabilmeyi başarmış Fidel’e dair yapılan temelsiz ve yakışıksız değerlendirmeler, ya Küba’yı ve Fidel’i anlamamaktır ya da emperyalizme ve faşizme iliştirilmiş kimliklerin durumdan vazife çıkararak rollerini oynamasıdır.

En dar ve en yakın ilişiklerinde bile demokratik bir işleyiş oluşturamayanlar, hayatlarını yarış, rekabet, talan ve yalan üzerine bina edenler, Küba’yı anlayamazlar, Fidel’le empati kuramazlar; bütün bir halkın Che gibi gülümsemesinin nasıl bir niteliğe/insanlaşmaya işaret ettiğini kavrayamazlar.

Lenin’den Mao’ya Kim il Sung’tan Fidel Castro’ya
“Bir daha yapmak zorunda kalsam, yine devrimci bir yol seçerdim” diyen, yaşamında pişmanlığa yer vermeyen Fidel Castro, bütün ezilenlerin, dolayısıyla da Kürt halkının kardeşi, gerçek yoldaşıdır. Bu bağlamda, çoğumuzun bildiği bir devrimci marşta kullanılan “General Giap’tan Ho Amcam'ıza(…)Kim İl Sung’tan Fidel Castro’ya” biçimindeki ifade, bir ajitasyondan öte mücadele tarihindeki birikim ve devamlılık diyalektiğinin gereğidir.
Castro, “Gerçek devrimci yolu” anlatırken, “objektif koşulları tarih yapar ama sübjektif koşulları yaratan ise insandır” der. Bu da aynı zamanda tek tek her ülkede bilinç ve örgütlülük düzeyi ile ilintili özgünlüğün kavranmasını gerektirir.

Gerçekte Küba Devrimi'yle ve Fidel-Che önderliği ile ortaya konan pratik, Leninizmin Rusya’dan Çin’e uzanan ve devamında tüm ezilenlerin yöntemi haline gelen niteliklerinin dolayısıyla da Marksizm-Leninizmin yeni sömürgecilik koşullarındaki güncellenmesidir.

Bugün Küba’yı ve pratiğini elbette tekrar etmeyeceğiz ama önemseyeceğiz; o teorik ve pratik birikimi, reddederek değil kapsayarak aşacağız. Çünkü eğer sosyalizm güzelliğin, estetiğin, aşkın toplumsallaşması, bütün bir halkın yoldaşlaşması ise, Küba bunun somutlanmış örneğidir.

Castro’nun adasından Mahir’in adasına
“Devrimcilik, insanın insanlığa sahip çıkmasıdır” demişti, Nasuh Mitap. Che’nin devrimcilik tanımında sık sık ve farklı biçimlerde üzerinde durduğu bir boyuttur bu; bir çeşit insanlık aşkıdır. Eğer kapitalizm bir yanıyla da insanlığın yabancılaşarak nitelik yitimine uğraması, değerlerin ters dönmesi ise; bunun aşılması, insanlık ölçütlerinin bulunup çıkarılmasıdır devrimcilik.

Georg Lukács, devrimci sanatın yeni bir toplum düzenini kurmak için gerekli olan insan niteliklerini bulup çıkarma amacını güttüğünü söyler. Küba’da gördüğümüz budur; devrimciliğin yaratıcı-sanatçı yanıdır; alternatif-özgürlükçü bir toplum düşünün soyuttan somuta indirgenmesidir. Küba, bütün bir halkın yoldaşlaşması, gelecek umudunun somutlanmasıdır; Marti’nin “Vatan insanlıktır” sözündeki gibi değerlerin evrenselleşmesidir.
Yağma yok, Küba’yı dünyanın en zorba gücünün hâkimiyetinden söküp koparan, tüm bozucu/engelleyici müdahalelere on yıllarca direnen insanlık onurunun bu adası ve temsilcileri sahipsiz değildir. Mahir, adasını “Satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin ve her çeşit aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan,/Karanlık denizin ortasında,/Güneşi batmayan bir ada” biçiminde tanımlamıştı. Mahir’in adası nasıl tüm karşıt müdahalelere, saldırılara rağmen yıllardır yaşıyorsa; gönülde, bilinçte önlenemez bir güzelleşmenin sebebi oluyorsa; Castro’nun adası da yaşayacak; bugün hâlâ gelecek düşü kuranların, yarının masalını yazmak isteyenlerin düşsel ufkunda Küba olacaktır. “Sanat-devrimcilik-yaratıcılık” denince Yılmaz Güney’in akla gelmesi gibi, “strateji-devrim-sosyalizm” denince Lenin’in anımsanması gibi, “devrimcilikte ısrar-değerlerde istikrar-yeni insan” denince de akla Fidel gelecektir.

…İki, üç daha fazla Küba
Fidel Castro, Nâzım’ın deyimiyle Küba halkına layık, insanı afallatan bir devrimci önderdir; varlığında taşıdığı ve pratiğiyle ortaya koyduğu değerlerle bir kimliktir; yoldaşı Che gibi sonsuza dek yaşayacak ve yol göstericiliği devam edecek bir önderdir. Yaşadığı dönem boyunca dünya halklarının özgürleşme mücadelesini geliştirici etkilerde bulunmuş, pek çok devrimci zeminde/örgütlenmede örnek alınmış ve kendi ülkesinde devrim yapmış böyle bir önderin devrimciliğini sol zeminlerde, yapıcı olmayan tartışmaların konusu yapmak, bir yanıyla da devrimcilik adına yaşanmakta olan savrulmaların ve ölçek bulanıklığının özgün bir örnekte dışa vurumudur. Ve daha da önemlisi, Castro’nun, alçakgönüllülük üzerinden tanımladığı demokratik ve sosyalist içerikli devrimin devam etmekte olduğunun anlaşılamamasıdır.

Fidel, kendisi hakkındaki polemikleri hayatı boyunca ortaya koyduğu pratikle yeterince yanıtlamış durumdadır. Onun sonsuzluğa uğurlandıktan sonra da savunulmaya ihtiyacı yoktur. Son yolculuğuyla ilgili, dostları da düşmanları da mesaj yayınladı. Önemli olan verilen mesajla, yapılan değerlendirmeyle ve geliştirilen sınıfsal duruşla sonuçta kimlerle yan yana düşüldüğüdür.

Fidel, bundan sonra insanlığa kazandırdıklarıyla yaşayacak; kavgada yanı başımızda, kortejlerimizde, üretimlerimizde ve fikri dünyamızda varlığını sürdürecektir. Bundan sonra da Küba’yı görmek, Castro’yu görmek anlamına gelecek; kitleler “…iki, üç daha fazla Küba” amacıyla yola çıkacak, ufuklarında da yanlarında da Fidel olacaktır. İçinden geçmekte olduğumuz tarihsel kesitte dünyayı kuşatan, savaş-yıkım-ölüm grafiğini büyüten, gezegeni yok olmaya doğru sürükleyen kapitalizmin çirkinliğinin aksine Küba, yapıcılığın-umudun-güzelliğin sembolü olma özelliğini taşımaya devam edecektir.