Cemal ile Derviş...
KEMAL ULUSALER KEMAL ULUSALER

Her gün yağan yağmur onları Karadenizliler gibi güncek sever eylemişti. Yazın ortasına doğru ilerlerken havaların serin gidiyor oluşu, şikâyetleri de beraberinde getirmişti. “ Nedir bu böyle yağmursuz bir gün görmeyecek miyiz? Yaz gelmeyecek mi? Nerede kaldı güneşli günler?“ sızlanışlarından geçilmiyordu. Derken, yağmurlar kesildi ve sıcak günler geliverdi. Şimdi de sıcaktan dolayı yakınmaların ardı arkası kesilmiyor. İnsanları memnun etmek zordur derler. Doğru bir genelleme mi tartışılır amma bu noktada yerini buluyor işte.

Böylesi bir yakınma gününde iki ihtiyar ellerinde mendilleriyle bir yandan terlerini silip bir yandan da kendilerini bir an önce bir ağaç altına atma derdindeydiler.

Derviş ve Cemal... İki yaşlı eski dost... Yine geçmişin anılarını tazelemek üzere parkta buluşmuşlardı. İnsanlar yaşlandıkça ileriye bakmaktan çok geriye bakar olurlar. Gelecekten pek umarları yok gibidir. Gelecek belki -daha çok bilinçaltında- ölümü çağrıştırır da ondan mı acaba? İşte bu yüzden olsa gerek Derviş ile Cemal de daha çok geçmişi mayalandırmak üzere sık sık gelirler bu parka. Çok süre eskilerden konuşurlar, az biraz günün olayları üzerinde kritik yaparlar ve belli bir süreyi de kitap, gazete ya da dergi okumak üzere kendilerine ayırırlar. Okuduklarını tartışırlar ve akşam, güneşi de sırtlarına alıp ağır ağır evlerinin yolunu tutarlar. Bir de kimi akşamları şilengar ( F. Nadir’in bu tanımlamasını çilingir yerine tercih ediyorum) sofraları vardır ki buzlu rakı kadehine iki kiraz bağladıkları dost sofrası... Onu da artık daha sonra konuşuruz deyip büyük ıhlamurun altında nefeslenip kendine gelmiş iki dosta kulak verelim hadi...

- Boynunda asılı zinciri bir o yana bir bu yana sallaya sallaya polisin ardından koşarken; “Cevat Abi, Cevat Abi nereye gidiyon?“ diye bağırıp duruyordu. Trafik polisi önde taksi şoförü ardında merakla izledim bu koşturmayı annadın mı. Acaba nereye varacak diye...

Kucağındaki sudan iki geniş yudum alan Derviş, Cemal’e dönerek,

- Eee sonra?..

- Sonrası ne? Polis, “Size iyilik yaranmaz arkadaş, size iyilik yaranmaz” diye diye köprünün altındaki zabıta kulübesine geldi. Cebinden kulübenin anahtarını çıkarıp kapıyı açtı ve içeri girdi annadın mı. Ardından da şoför tabii ki...

Derviş şaşırmış görünüyordu, merakla sordu:

- Yahuu, trafik polisinde zabıta kulübesinin anahtarı ne arar ki?

Cemal gözlüğünün camlarını silip yeniden burnunun üzerine yerleştirerek Cemal’e döndü,

- Ben de aynı soruyu sordum kendime annadın mı. Trafik polisi zabıta kulübesinin anahtarını neden taşır? Belli ki gözden uzak, kapalı bir mekâna ihtiyacı var. Sonra, hangi ülkede trafik polisi ceza kesme konusunda inisiyatif kullanıp “Size iyilik yaramıyor” der? Buna hakkı var mıdır?

Bak! Sana bir de torunumun bir hikâyesini anlatayım, diye söze giriyor Derviş:

-Geçenlerde arabasını bir sokağa bırakıyor ve döndüğünde yerinde bulamıyor. Trafik almış götürmüş. Peşine düşüyor, Trafik Vakfı Otoparkı’nda arabasını buluyor. Söyledikleri şu; “Belge talep edersen şu kadar etmezsen bu kadar ödeme yapacaksın.“ Hal böyle olunca, büyük bir çoğunluk da belgesiz daha az bir ödeme ile aracını kurtarmayı tercih ediyor. Seçimlerden yeni çıktık, bunca şaibeye rağmen yine de %41 oy aldı kimileri. Şimdi o kendine kapalı mekân edinen polise, o otoparktaki görevli ve arkasındaki ekibe bunlar hırsız desen ne olacak yahu, adam zaten kendi de çalıyor ve bunu yaşamın normal bir akışı gibi görüyor.

Önlerinden bağıra çağıra geçen bir grup çocuğun gürültüsünden arınmak için bir süre sustular. Sessizlik iki ihtiyarın arasında yerini buldu ve yerleşti. Sessizliği ilk bozan Cemal oldu:

-Büyük hırsızlıklar, yolsuzluklar ve rüşvetler, küçük hırsızlıklarla büyür ve gelişir. Hem öyle dedikleri gibi balık baştan kokmaz, koktu mu tamamı kokmuş demektir. Öyle başı kuyruğu olmaz annadın mı.

-Doğru söylersin Cemal. Mesela AKP’nin Meclis Başkanlığı jestine karşılık MHP’ye bir RTÜK üyeliği ‘armağan’ etmesi gibi... Hem bunlar o polis gibi kapalı mekâna da ihtiyaç duymuyorlar, her şey ortada, açık açık işliyor mekanizma.

Derviş oturmaktan şişen ayağını biraz olsun rahatlatmak için ayakkabısının tekini çıkarınca Cemal patladı,

-Hep böyle yapıyosun annadın mı. Ayıp yahu. Giy çabuk şunu da bak sana ne anlatacam. Bir Yorgancı Talip vardı, hatırlıyor musun? Altmışlı yıllardı, hani...

İşte, iki ihtiyar yine geçmişi mayalamaya başladılar. Artık bu sohbet bu köşeye sığmaz, taşar. En iyisi mi biz yavaş yavaş uzaklaşalım. Belki, daha sonra bir başka sohbetlerinde yine kulak misafiri oluruz. Haa, bir de unutmadan, önümüz bayram. Hepinize iyi bayramlar, esenlikler...