Cemiller’e selam olsun!
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Hastalık mastalık derken hayli köşe tatili yapmış birinin rehavetiyle, “Acaba ne yazsam?” diye düşünürken Sinan, eski bayramları yazmamı önerdi. Eh, neden olmasın, bir tanesi geldi çattı zaten. Hem bu bayram yazıları, eskisiyle yenisiyle, değişmez pek.

Eski bayramların olmazsa olmaz yanı, ziyaretlerdi. Gerçi annem böyle şeylere itibat etmezdi ama akraba sayısı azdı, bir-iki ziyaretle atlatırdık. Bazen büyükhalaya ve Suat halaya, ama her daim Babahala’ya gidilirdi. Babamızın halası olan Feride hanım, emekli bir başöğretmendi. Aklı pek yerinde olmayan bir oğlu, tasvip etmediği bir gelini, sakin bir kocası vardı. İkisi ikiz, üç de torunu. Eli sıkıydı, misafirler genelde bir önceki bayramdan kalma şekerlere talim ederdi. Biz iltimaslı misafirlerdik diye hatırlıyorum. Çünkü Babahala, şeker ikramı vakti gelince gelinine, “Naciye, sedirin altından verme,” derdi. Kızıltoprak’ta ortancaları olan nefis bahçesiyle, üç katlı ahşap bir konakta otururdu. Genelde Kadıköy’den faytonla giderdik. Çok eğlenceliydi. Niyazi amca, özellikle Sinan’a, gıcır on liralık hatırı sayılır bir bahşiş verirdi. Ev hâlâ orada, harap anıt mezar gibi duruyor.

Bayram yerleri de naçiz bayram tarihimiz içinde yerlerini almıştır. Sinan, Küçüksu çayırındaki kayık salıncağına bindiğini hatırlıyor. Ben ise o çayırı, kazanlarını cadı edasıyla karıştıran mısırcılarla hatırlıyorum... Ama Ihlamur’daki bayram yerini unutamam. Hep, çocuklara mahsus mavi salıncağa bindirilirdim. Annem yeşile binmeme izin vermezdi. Büyüklerin siyah salıncağına ise dokunamadan bayram yeri kapandı. Bir de lokomotif vardı, çabucak “Yandı!” diye bağırırlardı. Annem sıkılır, iki seferden fazla bindirmezdi.

Kuzular peki? Evlerdeki, sevilmek için alındığını sanıp sonra kesildiklerini dehşetle fark ettiğim koyunlar yani... Bir yıl, biri siyah, biri beyaz iki kuzu aldılar bana. Annem kızdığı halde, isimlerini Ayhan ile İlhan koydum (babahalanın ikiz torunlarının adıydı). Onları bir yıl besledik, Maltepe’ye bile götürdük. Kardeşim olduklarını sanıyordum. Sonunda kuzularımı kestiler, etlerini de utanmadan önüme koydular. Sanırım hayat boyu etkisinden kurtulamadığım bir şoktur. Uzun süre, babam dahil, bütün büyüklerden nefret ettim.

Ama kurtulmuş bir kuzu da tanıyorum: Cemil, Nigâr annemin kuzusu. Çok güzel ve uysal bir kuzuydu. Boynunda kırmızı kurdelesi, sırtında kırmızı boyası vardı. Maltepe’de Nigâr annelerin eviyle bizim evimiz arası, aşağı yukarı sekiz yüz metre kadardı herhalde. Öğleden sonra ziyaretlerinde, Nigâr annem bize geldiğinde, Cemil de pıtır pıtır peşine takılır, onunla gelir, onunla dönerdi. İşin komik tarafı, tek başına da gelirdi. Diyelim Nigâr anne onsuz geldi, Cemil onu evde bulamayınca yollara düşerdi. Sahibine bakılırsa, merak ediyormuş. Köpek gibi onun peşinden ayrılmazdı. Bizimkiler, “Aa, Cemil geliyor!” derlerdi. Bir bakardık, evi caddeye bağlayan dar yoldan tıkırdayarak geliyor.

Cemil, kıyılamadığı için kesilmeyen bir kuzuydu. Sonra kaldı, bizimle beraber büyüdü. Anlı şanlı bir koç oldu. Masal ya da çizgi roman kuzusu gibi bir şey. Kurban Bayramı için çizilmiş trajikomik koyun karikatürlerine bakarken, hep onu düşünürüm. Diyorum ki, Cemiller’e selam olsun, koyunlar da bizimle birlikte bayram etsin, büyüsün! Keşke...