Cennet vatanımız ve Sabahattin Ali
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Ne zaman zulüm yayılsa hayat bu ülkede yaşayanlar için iyice zulüm olsa, zalimler hepten pervasızlaşsa Sabahattin Ali gelir aklıma. Yine öyle oldu

Bereket versin, Anadolu’nun bu yalnız kendisine mahsus dertleri yanında bunların gene yalnız kendisine mahsus çareleri vardır. Bunlardan en birincisi “rakı”dır.

Sabahattin Ali

Sabahattin Ali’yi her daim çok sevdim. Fakat son vakitlerde öyle kuru kuru sevmekle olmayacağını düşünüp tekrar okumaya giriştim. Yukarıdaki cümleyi de zaten Sabahattin Ali’nin müthiş romanı Kuyucaklı Yusuf’tan cımbızladım.
Diyalektiğin çıkış noktası boşuna Heraklitos’un “aynı ırmakta iki kez yıkanılmaz” sözü değildir. Hayat bir kesintisiz değişim halinde. İyi bir kitabı tekrar okumak, hatta tekrar tekrar okumak çok öğreticidir bence. Hele benim yaptığım gibi okumaların arasına 25 yıl kadar koyarsanız durum daha da güzel olur.

Ben, enteresan tasvirleri ve kurgusundan etkilenerek okumuştum gençken Sabahattin Ali’yi. Şimdi bakıyorum da tasvirler tamam ama kurgusunda pek bir özellik yok. Sabahattin Ali’yi Sabahattin Ali yapan asıl şey, gerçekliği. O kadar sahici ki herşey, başladığınız kitabın hemen içine giriyor ilerleyen sayfalarda kahramanlarla akraba oluyorsunuz.

Bir ilişkiyi mi anlatıyor, bütün veçhelerle o ilişkinin içine giriyorsunuz.

Lakin Sabahattin Ali deyince bütün bunlara ek olarak akla ilk gelen, korkunç bir şekilde öldürülmesidir. Zaten devlet tarafından defalarca çaresizlik içinde bırakılan, zulüm edilen, hakketmediği baskılara ve hakaretlere uğrayan Ali’nin bir de işkenceyle öldürülmesi şu cennet vatanın güzel insanlar için nasıl cehennem olabildiğinin ispatıdır.

1948’de üç ay hapisten sonra, işsiz kalıp, yazacak yer bulamayınca, baskılar da artınca uzaklaşmak istedi. Baskılardan uzaklaşmak için yurt dışına gitmeye karar verdi ancak kendisine pasaport verilmedi. Derken Bulgaristan’a kaçmaya karar verdi. Ali Ertekin adlı bir kaçakçıyla anlaştı. Ordudan atılmış olan bir astsubay olan Ertekin’in işi insan kaçırmaktı. İşi ile de yakın ilgisinden sebep vaktinin MİT’i Millî Emniyet Hizmeti Riyâseti adına ajanlık yapmaktaydı. Ertekin, Sabahattin Ali’yi kafasına sopayla vurarak öldürdü. Resmi kayıtlara göre. Söylenenlere göre daha büyük işkencelerle öldürüldü. Cesedin 2 Nisan 1948 tarihinde Bulgaristan sınırında şaibeli bir şekilde bulunmasından sonra, 28 Aralık 1948’de tutuklanan Ertekin, Kırklareli Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılandı.

Yaptırımı 18-24 yıl olan adam öldürme suçundan, 15 Ekim 1950’de “milli hisleri tahrik” gerekçesiyle cezası indirilerek 4 yıla hüküm giydi. Sabahattin Ali’nin Kırklareli’de Milli Emniyet tarafından sorgulanırken işkence sonucu öldüğü ve Ertekin’in paravan olarak kullanıldığı yaygın kanaat olsa da kanıtlanamadı.

Bakın şu işe ki Ali Ertekin, dört yıla hüküm giymiş; neticeyi öğrenince mahkeme başkanına utanmadan “sağolun” demiş, zaten birkaç hafta sonra çıkartılan aftan yararlanarak serbest kalmıştır.

Mahkemeden çıkınca gazetecilere beyanat veren mühim katil Ertekin “Verilen cezadan müteessir değilim. Bu suçu memleketimin menfaati için işledim. Hala vazifemi yaptığıma kaniim” demiştir.

Ertekin olayı şöyle anlatır: ‘’Şişli süvari okulunda inzibat başçavuşuyken, bir tüfek kayboldu, beni sorumlu tutup ordudan ihraç ettiler. İstanbul’da iş buldum. Adalet Cimcoz adlı bir kadının kamyonu vardı. (Annesi Alman babası Topçu subayı olan dublaj sanatçısı) Trakya’dan peynir getiriyordu. Sabahattin Ali de bu kadının katibiydi. Giren çıkan malları kontrol ediyordu. Beraber, Kırklareli Üsküp nahiyesine peynir almaya gittik. Sabahattin Ali, mandıra yerine ormanın içine ve sınıra doğru yürümeye başladı. Önce Bulgaristan’a sonra Moskova’ya gideceğini, Türkiye ‘ye dönüp, hükümeti devireceklerini söyledi. Ben karşı çıktım sınırdan geçemeyeceğimizi söyledim. Tartıştık, elimde kalın bir ağaç dalı vardı, vurdum yere yığıldı. Öldüğünü anlayınca orada bırakıp İstanbul’a döndüm’’

O Bulgaristan ki Sabahattin Ali’nin kıymetini bizimkilerden daha iyi bilmiş, 1950’lerden itibaren okullarında okutmuş, adına ödüller düzenlemiştir.

Sabahattin Ali romanlarının bir köşesinde muhakkak meyhane yahut rakı bulunur. Uzun meyhane sohbetlerinde karakterleri yakından tanımaya fırsat buluruz.

Sadece bu değil tabii. Şiirleri ve özellikle o şiirler üzerinden yapılan şarkılar da çilingirlerin güzel parçalarındandır. “Geçmiyor günler geçmiyor” (Ahmet Kaya), Aldırma Gönül (Kerem Güney), Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz (Zülfü Livaneli), Çocuklar Gibi (Sezen Aksu), Kız Kaçıran (Ahmet Kaya), Kara Yazı (Ahmet Kaya), Beni Sarar Melankoli (Ali Kocatepe, Nükhet Duru) Ben Yine Sana Vurgunum (Ali Kocatepe, Nükhet Duru), Benim Meskenim Dağlardır (Sadık Gürbüz, Sezen Aksu) ve daha neler neler.

Bunların hepsinin birden Sabahattin Ali’nin olduğunu bilmez pek çok insan. Fakat bu yıl ne olduysa Sabahattin Ali’ye teveccüh bir arttı. Özellikle İçimizdeki Şeytan ve Kürk Mantolu Madonna’yı insanların elinde çok görür oldum. Kitapçı arkadaşlarıma sordum, onlar da fark etmişler Sabahattin Ali kitaplarında bir kıpırdanma olduğunu.

Velhasıl bayram değil seyran değil Sabahattin Ali nereden çıktı? Şu başımızın önümüzde gezdiğimiz günlerde, çocukların öldürüldüğü, ölülerin tasnif edilip seçilerek ona göre davranıldığı şu beter günlerde ne yazayım? Yavuz Bingöl mü? Tabii ki Sabahattin Ali yazacağım.

Ne zaman zulüm yayılsa hayat bu ülkede yaşayanlar için iyice zulüm olsa, zalimler hepten pervasızlaşsa Sabahattin Ali gelir aklıma. Yine öyle oldu.

İçimizdeki Şeytan onyedinci sayfada ne demiş Nihat: “Kalk, iki gözüm, iskeleye geldik. Günün birinde ya çıldıracağız, ya dünyaya hakim olacağız. Şimdilik bir rakı parası bulmaya çalışalım ve parlak istikbalimizin şerefine birkaç kadeh içelim.”

Lütfen Sabahattin Ali okuyunuz. Ve yavaş yavaş okuyunuz.

Barışa!