Ceviz ağacının şirini

Bazı şeyleri çok geç duyarız. Her gün etrafta söylenegelen alelade bir şeydir belki, belki o söylenenin bir imaja dönüşmesi için zamana muhtacızdır, belki de hakikaten aklımız ermez. Duymuştum belki ama, anca o gün orada duyunca idrak ettim. 2014 Newroz’unda, Diyarbekir Newroz alanında, oraya asla sığamamışken hiçbirimiz, sahneye çıkan Karadenizli müzik grubu Karmate’nin solistlerinden birinin söylediği: “Denizin çocuklarından, dağların çocuklarına selam getirdik.”

Duyduğumuzda havsalamızı dürten, hatta belki iğdiş eden, yoran, tahrik eden cümleler var. Bu, onlardan biri. Denizin çocukları var, evet. Dağları çocukları da var, evet. Ve onlardan kimi selamlar geliyor ve biz o selamın varlığını bile kimi zaman ne geç duyuyoruz. Ben dağların çocuklarından olduğumu iddia edecek, oradan doğru söz alacak, temsil edecek biri değilim. Ama diyelim ki, dağlara yakın bir memlekette doğmanın kendiliğinden mahcup edici imtiyazıyla o selamı alayım. İmtiyaz da ne kötü kelime.

Ben o selamı ilkin Kâzım Koyuncu’dan aldım. İlginç olduğunu iddia edemem elbette.

Sanırım ilk hakiki temasım da “İşte Gidiyorum”la olmuştu. Bir şey demeden, arkamı dönmeden, şikâyet etmeden. Hiçbir şey almadan, bir şey vermeden. Yol ayrılmış görmeden. Oysa benim en erken mesleklerimden biri şikâyet etmektir. Müzik öyle, insan tırnaksız, kendi cümlesiymiş gibi söz edebiliyor şarkıdan. Sonra çok dinledim, epey de söz ettim muhtelif vesilelerle. Sonra Diyarbekir’de, saçma bir alışveriş merkezinde aldım ölüm haberini. Telefondan. Ne çok ölüm haberi aldık şu hayatta telefon denen nesne üzerinden. Bu da çağımızın laneti olarak kaydolunsun.

Dağların çocuklarının kendi dilinden söylediği kimi şarkılar var. Benim bunlardan bazılarına burun kıvırmışlığım, hafifsemişliğim var. Memlekette adına niyeyse “taverna” denen ama aslında gayet müzikhol olan bir yer açılmış akrabalar tarafından. Bir bölük insan taverna adıyla anıyor, bir bölüğü eski Tır parkı olmasından mütevellit, halen “Tır Parkı” diye ünlüyor, uzatmıyor hiç. Taşranın hafızası öyledir zira. Biz çocuklar için oranın en büyük hususiyeti, adının sonradan “disko topu” olduğunu öğrendiğimiz, aklımızı yerinden çıkaran o nesne. Deli danalar gibi koşuyoruz dönen o rengârenk ışıkların etrafında birkaç kuzen. Yaşlarımız aynı, ailelerimiz genelde aynı geceler devam ediyor ‘taverna’ya ve biz çocuklar için çalan müzikmiş, söylenen şeylermiş, gelen misafirmiş zerre miskal mühim değil.

Bizim o ışıkların peşinde koşturduğumuz, gecenin sonunda illa bir masanın üzerinde uyuyakaldığımız, eve giderken uykuyla uyanıklık arasında homurdandığımız o gecelerde bir şarkı çok büyük tezahürat görürdü. O yaştaki aklımla, büyük tezahüratı yadırgayıp, niyeyse tepki duyardım içimden şarkıya. Şarkıda geçen aşk hikâyesini de çok inandırıcı bulmazdım. Çocukluk işte, büyük konuşamıyorsun ama sonradan büyük konuştuğunu fark ediyorsun, içinden.

İstanbul’da, çok uzakta bir kitap fuarı var. Ben yıllardır o fuara çeşitli vesilelerle gidiyorum. Dönüşte hep çok yoruluyorum. Bu sene, aynı yorgunlukla, dağların çocuklarının konuştuğu mekânlardan birine gidip, çocukluğun naftalinli çekmecelerinden birinde saklı duran o “ceviz ağacının dibinde duran şirin”in şarkısını dinledim. Sonra denizin çocuklarına selam edildi, önümüzde su katınca ağaran kimi içecekler vardı. Üşenilmedi, “İşte Gidiyorum” da dendi, k’lerin üzerine basa basa.

Belki “r”lerin de, “-yor” derken. Şikâyet etmeden.

Birileri, inandıklarını iddia ettikleri kitabın yemin kerterizlerinden biri olan “zeytin”e kıymakla meşguldü o esnada. Zeytine ve incire ant olsun ki, denizin çocuklarından dağların çocuklarına sarkıtılan selamın sahibi vardır. Zeytin ağaçlarına kıyanların günahları kadar da çoktur üstelik o sahipler.

“Nar kentinde bir incir buldum. Narı da inciri de, övmek isterim.”

Önceki haberŞeytanlaştırma
Sonraki haberHödük kapitalistler!

BİZİ TAKİP EDİN

360,158BeğenilerBeğen
55,851TakipçiTakip Et
1,088,349TakipçiTakip Et
7,986AbonelerAbone

BİRGÜN ÖZEL