Che 50.yıl-1
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

Verdiğiniz öneme göre köşe yazılarını kimi kez yineleyebilirsiniz; o olayı-o kişiyi “anımsatma”yı da görev edinerek, örneğin söylencesel(efsanevi) Che Guevara’yı. Geçen yıl da, yalnızca pazar günleri yazdığım için zorunlu üç haftaya yayılan o söyleşmelerden (Che 49.yıl/ ilk yazı: 10.10.2016), bu kez özet yapmaya çalışacağım...

9 Ekim 1967’de Bolivya’da öldürülen Che ile 1976 yılında Stuttgart’ta öldürülen Ulrike Meinhof’un Avrupa’da bir yerlerde bir araya geldiğini gösterir kanıt yoksa da ben imgelemimde buluşturdum onları, ölüler dünyasından günümüze taşıyarak oyunlaştırdım, “Che ve Ulrike Ne Konuşuyorsunuz Öyle?” adıyla sahneye taşıdım 2014’te...

“Jules Verne’nin ‘Dünyanın Merkezine Yolculuk’tan esinlenilmiş gibiydi sanki; ne bileyim öyle çağrıştı bende” demişti izleyicilerden biri. “İniyorsunuz dalıyorsunuz bir yerlere Che ile, ama dönüyorsunuz bugüne, hani oyun düşten uyanmakla bitiyor(ya da bitmiyor tabii) ve konuşmalar biçiminize-o gerçekçi anlatışınıza ‘bilim kurgu’ diyemiyor insan…”

Ulrike: Nerden çıktı bu Che?

Che: Biz Arjantinlilerde; hey, “sen, dostum, ortak” gibi anlamları içerir. Bu ünlemi çok sık kullanıyordum. Bana ‘Che’ demeye başladılar. Ben de Ernesto Guevara yerine kısacık bu takma adı aldım kendime.

Ulrike: Özellikle 1968 öğrenci eylemlerinde güçlü bir başkaldırı ve devrim simgesi olman yok mu hey, senin Batı Avrupa’da gerilla eylemlerine esin veren sözlerin: ‘iki, üç, daha fazla Vietnam yaratmak’ deyişin, ‘Yeni İnsan’ felsefen, yaşamımı değiştiren önemli etkenlerdi…

Che: Öğrenciliğim boyunca Latin Amerika’da uzun yolculuklara çıktım. Kitlelerin yoksulluğunu, o insanların üzerlerindeki baskıları yakından gözlemledim. Marksizm’den etkilendim. Ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin tek çözümünün devrim olduğu sonucuna vardım.

Ulrike: Hey, bana ders vermeye mi geldin?

Che: Yoo, genel resme bakacağız birlikte yalnızca.

Ulrike: Ernesto, 15 Haziran 1972’de yakalanışımdan sonra en ağır koşullarda tecritlerde tutuldum hep, 9 Mayıs 1976’da hücrede ölü bulunana dek…

Che: Geleceğiz ona da. Hapishane komutanlığı yaptım altı ay. Batista yönetimi memurlarının, komünist eylemlerin bastırılmasından sorumlu kişilerin yargılanmasından sorumluydum. Daha sonra Ulusal Toprak Reformu Enstitüsü’ndeki görevim de önemliydi. Küba Merkez Bankası’nın başkanı da oldum… Niye gülüyorsun?

Ulrike: Parayı kınadığın ve yürürlükten kaldırılmasını desteklediğin için Küba paralarını takma adın olan ‘Che’ ile imzalaman geldi de usuma.

Che: Neşen yerinde bakıyorum…
che-50-yil-1-362669-1.
Ulrike: Senin savsözlerinden biri ya: “Dik dur ve gülümse. Bırak neden gülümsediğini merak etsinler”... Peki bizi burada bir araya getiren ne şimdi?

Che: Anlatacağım, sırayla… Önce bir el satranç...

Ulrike: 1963 yılındaki bir turnuvada büyük usta Pachmann’a ne söylemiştin?

Che: “Biliyorsunuz yoldaş Pachmann, bakan olmaktan pek hoşnut değilim. Sizin gibi satranç oynamayı veya Venezuela’da devrim yapmayı tercih ederdim.’’

Ulrike: Bu oyuna olan tutkunu devrim yapmakla eş tutmuşsun gibi görünüyor…

Che: Satranç, savaşımcı bir ruh yapısına gereksinim zorunluluğunu benimsetir. Doğru ve çabuk düşünebilmeye yardımcı olur. Olayları yorumlayabilme yeteneklerini geliştirir. Konu üzerinde yoğunlaşabilme alışkanlığı edinirsin. Biliyor musun ki, satranç oyuncularına yapılan otopsilerde, beynin giruslarının arttığı kesin olarak gözlemlenmiş…

Ulrike: O ne, girus?

Che: Kıvrımlar… ve de alt beyin ile üst beyin arasındaki korelasyon artıyor…

Ulrike: Doktorluktan da kopamıyorsun ha Che?

Che: Sen de dikkatini tam veremiyorsun...

Ulrike: Seni görünce akıl mı kalıyor insanda...

Che. Fili oynaman yanlıştı.

Ulrike: Ben de şunu çekerim şöyle, kale gibi dururum önünde...

Che: Ben de böyle gelip atla, bitiririm işini...

Ulrike: Offf, mat oldum. Senin girus sayın ne doktor?

Che: 25 kasım 1956’da Kübalı olmayan tek kişi olarak Küba’ya doğru yola çıkan Granma yatında neci olarak bulunuyordum acaba?... Küba’ya ayak basar basmaz askerlerin saldırısına uğradık. Çatışmada, bir yoldaşın düşürdüğü cephaneleri gördüm yerde. İşte, belki de bu tıbba olan bağlılığımı mı yoksa devrimci bir asker olmanın gereklerini mi yerine getirmeyi seçmeliyim konusunda yaşamımda karşılaştığım ilk çelişkiydi…

Ulrike: Ayaklarının dibinde bir ‘sağlık çantası’, onun hemen yanında bir ‘savaş sandığı’…

Che: Cephaneyi almak için tıbbi malzeme çantasını bıraktığım o an, doktordan savaşçıya dönüştüğüm andı. Sonra Sierra Maestra dağları…

Ulrike: Yoldaşların sana çok saygı gösterdiler. Cesaretin ve yeteneğinle bir önder ‘comandante’, komutan oldun. Sana verdikleri ‘binbaşı’ rütbesi, 26 Temmuz Eylemi’nin askeri yapılanmasındaki en yüksek rütbeydi…

Che: Öyleydi...

Ulrike: Meksika’da Castro ile dostlarınızın evinde yemekte geçen o konuşmanıza bayılıyorum.

Che: Hangisi?

Ulrike: Hani Castro, Küba’da yapmak istediklerini anlatır da sorar ya: “Ernesto, şimdi benimle Küba’ya gelip devrimi yapacak mısın?”

Che: “Sen biraz delisin” demiştim; “devrimi yapacağız halkı kurtaracağız da...”

Ulrike: “Evet Ernesto, cevabını bekliyorum...”

Che: “Geleceğim Fidel, ama bir koşulla; Küba’dan sonra, bütün Latin Amerika’da sonra da dünyada yapacağız devrimi!”

Ulrike: “Ben biraz deliyim fakat dostum, sen zır delisin!”

Che: Evet, öyle demişti.

Ulrike: İki deli bir arada!…

Che: Ne geceydi! Ah Fidel…