Che 50.yıl-2
ZAFER DİPER ZAFER DİPER

Ulrike Meinhof: Şubat 1965’te Cezayir’de, İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri’ndeki konuşman beni çok etkilemişti. Demiştin ki: “Ölümüne olan bu savaşımda hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde ortaya çıkan olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı biçimde yenilgisi de bizim yenilgimizdir”… Sana kızgınım Che Guevara, neden öldürülmene izin verdin!?

Che: CIA’yı, iş birlikçilerini, nasıl yakalandığımı unuttun mu? Belleğini mi yitirdin yoksa?
Ulrike: 1959-1969 arasındaki Konkret’e yazdıklarımı okudun mu?

Che: O dergideki yazılarının bir bölümünü biliyorum Ulrike.

Ulrike: Sokak gösterileri, slogan atmak, pankart açmak artık işe yaramıyordu. Herkes havalardan söz ediyordu, bizim dışımızda. Şöyle demiştim: “Ve ardından şu uğursuz polis devleti geldi. Berlin’de göstericileri fena copladılar. Terör rejimi, dünya kamuoyunun gözü önünde açığa çıktı...”

Che: Aynı zamanda, “sınıf savaşımı temelli parlamento dışı bir muhalefet biçimlenmeye başladı!” dedin…
Ulrike: Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun ilk eylemcilerinden, 33 yaşında açlık grevinde ölen Holger Meins’ın sözünü anmalıyım: “Ya sorunun bir parçasısındır ya da çözümün. İkisinin ortasında bir şey yok. Bu kadar yalın bu ve yine de çok zor...” Che, ne diyorsun?...
Che: Yıllar sonra kurucularından olduğun Kızıl Ordu Fraksiyonu (RAF) üzerine yazanlar, sizleri eleştirdiler; “maceracı” diyenler oldu. Ama hiç kimse dünyayı değiştirme ülkünüzden ve cesaretinizden kuşku duymadı.

Ulrike: Yakar mısın şunu?

Che: Bak kızım çok sigara içiyorsun. İçeceksen bunu iç, daha az zararlı.

Ulrike: Ha, senin şu Havana puron… Bir nefes çeksem?

Che: Sana lokum yanaklı kız desem. Bir şey isterken güzel gülümsüyorsun…

Ulrike: Al yanaklıyı anladım da bunu hiç duymadım. Hem lokumu nerden biliyorsun sen?
Che: Şu sıralar aklım başım Türkiye’de…

Ulrike: Şimdi de oralısın?!

Che: Nerede ezilen bir halk varsa oralıyım... Tutukevleri dolmuş taşmış...

Ulrike: Ha o zaman, gidip birlikte kaçıralım onları…

Che: Dur, kal olduğun yerde…

Ulrike: İnanamıyorum! Bunu sen mi söylüyorsun?

Che: Bireysel yaklaşıyorsun. Tek başına kaçını kurtaracaksın?! Yazarı, gazetecisi, sanatçısı, konuşanı, karşı duranı, düşünen insanı, alayı içeride…

Ulrike: Ama…

Che: O ünlenen sözünü anımsattın bana: “Üzgün olmaktansa öfkeli olmayı yeğlerim”
che-50-yil-2-366409-1.
Ulrike: İyi demiş miyim?

Che: Ama Türklerin bir atasözü var: “Öfkeyle kalkan zararla oturur”

Ulrike: Bazen. Ayrıca, Atasözlerini pek sevmem Che… Ancak senin kimi deyişlerini çok tutuyorum.
Che: Örnekse?

Ulrike: İçlerinden biri: “Ezilen halkı anlamak için komünist, sosyalist, solcu, sağcı, ateist ya da dindar olmak gerekmiyor... İnsan ol yeter!”

Sesler karışmaya başlıyor… Dünyayı nasıl değiştirebilecekleri üzerine o ateşli tartışmaların tümünü algılayabilmeyi, geçmişten gelen birikimleri ve deneyimlerini bana da aktarabilmelerini istiyorum... “Hey duyamıyorum!” diye yaklaştıkça daha bir bulanıklaşarak ıraklaşıyorlar; varılacak bir yer var da oraya doğru yol alıyorlar sanki. Tam yaklaşıp bedenlerine dokunabileceğim ki birden saydamlaşıyor Che ve Ulrike; ve birlikte bir dehlizden içeri girer gibi neyin-nerenin derinliklerine iniyoruz bilemiyorum. Aramıza bir uzaklık koyup bir eğimde duruveriyorlar ötemde. Yarı sisler içinde bir alanda Ulrike, yalnızca beden diliyle kafatasından beynini nasıl çıkardıklarını-çaldıklarını anlatıyor. Che de, katiline o son sözlerini söylüyor: “Vur, korkak herif, sonuçta yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın!”

Gizlenedurdukları yerlerine çekilirlerken, birden sıçrayarak terler içinde sırılsıklam uyanıyorum. “Off ya,” diyor yanımdaki yatakta bizim ufaklık, “gene uyutmadın beni…” “Bağırdım mı?” diyorum. “Şu karşına astığın Che ile Ulrike’li afişi indireceğim duvardan!” diyor. “Öyle bakıp bakıp onlara, sonra geceleri böyle…” “Yoo, bilsen, capcanlıydı her şey, gerçekti, ikisi bir aradaydılar…” “Sen onları yaşatıyorsun, konuşturuyorsun ama düşünde!…” “Ne demeye çalışıyorsun ufaklık?!” “Nerden biliyorsun karşılaştıklarını?” “Che’nin Avrupa’da geçirdiği zamanlar var da, ancak ikisinin bir araya geldikleri üzerine somut bir veri yok elimizde!” “E, o zaman?” diye soruyor, şaşkın. “Ayrıca ne önemi var bunun! Ben bir biçimde karşılaşıyor, görüşebiliyorum ya onlarla!” diyorum. Uzun uzun bakıyor yüzüme alaysı, sonra üstünü örtüyor, başını yastığa gömüyor. “Duygusuz şey!” diye sesleniyorum ona; “Ne demişti Che: ‘Her şey çocuklara daha mutlu bir dünya bırakabilmek içindi...’ Ufaklık, çık o yorganın altından!...”