CHP’nin müstakbeli, Avrupa’nın mazisi
SELAMİ İNCE SELAMİ İNCE
Acaba CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, Avrupa Birliği üyesi tam 27 ülkeden neden sadece üçünde sosyal demokratların iktidarda olduğunu ve oralarda da sağcı koalisyonlarla işi götürmeye çalıştığını hiç düşünmüş müdür? Bu ara düşünse iyi olur.  Çünkü son tüzük kongresinden sonra, kendisine önerilen politikaların bir kısmını Avrupalı sosyal demokratlar uyguladıkları için bu hale geldi.

Bu sıra CHP’ye verilen akıllların özünü Avrupa sosyal demokratlarının uzun süredir  ağızlarına almaktan bile kaçındıkları Tony Blair ve Gerhard Schröder’in uyguladığı ‘Üçüncü Yolculuk’ oluşturuyor. Avrupa sosyal demokrasisi, işte bu kısa süren ama yıkımı büyük olan ‘üçüncü yol baharı’ndan sonra bir daha kendine gelemiyor. Tekrarlayalım: Avrupa’nın bütün ülkelerinde bir dönem iktidar olan, hatta Avrupa ile özdeşleşen sosyal demokrasinin, Blair-Schröder üçüncü yolculuğundan sonra içine düştüğü durum sadece üç ülkede neo liberal sağcılarla koalisyon kurabilmek ve diğer bütün ülkeleri neo liberal sağcılara terketmek.

ASLI VARKEN NEDEN KOPYASINI SEÇSİN
Asıl soru şu: Avrupa’da sosyal demokratlarla liberal sağcılar arasında hiç bir fark kalmamışsa, halk neden sosyal demokratlara oy atsın?

Kısa bir hatırlatma: Reel sosyalizmin çöküşünden sonra neredeyse Avrupa’nın bütün ülkelerinde iktidara gelen Avrupa sosyal demokratları ABD Başkanı Bill Clinton’a bayılıyordu. Ancak sosyal demokratlar, kendilerine çok büyük bir görev düştüğünün farkına biraz geç vardı. Clinton, Avrupalılara, “sosyalizm tehdidi bittiğine göre, Avrupa sosyal devletlerine ihtiyaç kalmadığını, tasfiye edilmeleri gerektiğini” empoze etti.  Sosyal piyasa ekonomisinin son kalıntılarının tasfiyesi ve halka acı reçeteyi içirmek sosyal demokratlara düştü.

1997’den 2007’e kadar İngiltere Başbakanlığı yapan Tony Blair ve 1998-2005 arasında Almanya Başbakanlığı yapan Gerhard Schröder’in uyguladığı ‘Üçüncü Yolcu’ politikalar, klasik sosyal demokrat seçmenin alışkın olduğu politikalar değil, bildiğimiz neoliberal politikalardı. Özünü, sosyalizm tehlikesinin kalkmasından sonra sosyal devletin bertaraf edilmesi oluşturuyordu. Bu politikaları sadece bu iki ülke değil, Avrupa’daki irili ufaklı birçok hükümet uyguladı. Neoliberal sosyal demokrat politikaların bu iki liderle özdeşleşmesi, onların bu işin sözcülüğüne de soyunmasından kaynaklanıyor.

KENDİ ZEMİNLERİNİ TASFİYE ETTİLER
Neoliberal sosyal demokrasinin baharı kısa sürdü: Önce bu üç isim gitti, sonra Almanya ve İngiltere’de Schröder ve Blair’in veliahtları görevi devraldı ve ardından sosyal demokrasinin krizi geldi. Ardından da ekonomik kriz, avro krizi derken bu günlere geldik. Çünkü sosyal devlet ve kamu yatırımlarının tasfiyesine, piyasa dostluğuna dayanan Üçüncü Yol, sosyal demokrat partilerin dayandığı yapıları tasfiye ettiği için, bu yapılanmaların ayakta tuttuğu siyasal zemini de tasfiye etti. Zeminsiz kalan sosyal demokrasi, dolayısıyla seçmensiz de kalmış oldu ve bugün Avrupa sosyal demokrasisinin bu sefaletten kurtulmasının yolu da ufukta görülmüyor. 

Bu mesele tabii ki, öncelikle “Neden seçmen hâlâ bu sosyal demokratları seçmiyor?” sorusunu soran, neoliberal sağcı partilerden hiç bir farkı kalmayan sosyal demokrat partilerin meselesi. Ama zaten sağcı olduğu halde bile oy alamayan CHP’nin bu soruyla uğraşması biraz ‘abesle iştigal’ gibi olur. Kim bilir gerçekten CHP artık sosyal demokratlaşmak istiyordur, o zaman soruları çoğaltması gerekiyor.

CHP’Yİ RICKY MARTIN BİLE KURTARAMADI
Önce, CHP’nin, kendisine ‘Üçüncü Yolu’ önerenlere, Deniz Baykal zamanında zaten üçüncü yolculuğa meylettiğini hatırlatması lazım. Tam da üçüncü yolculuk Batıda doruk noktasındayken 23 Mayıs 1998 kurultayında Genel Başkan Baykal, sis ve konfeti yağmuru altında, Ricky Martin'in ‘La copa de la vida’ şarkısıyla salona girdikten sonra yaptığı konuşmada ‘Üçüncü Yol’u öve öve bitiremediğini hatırlıyorum.

Kılıçdaroğlu herhalde daha sonra yapılan ilk seçimlerde CHP’nin baraj altında kaldığını unutmamıştır. Hatırlatma babında: CHP’nin 28’inci kurultayında ilk kez Batıda da moda olan şu kavramlar dile getirildi: ‘Değişim’, ‘Yenileşme’, ‘Küresel Gelişme’...  Sonra? 18 Nisan 1999’daki genel seçimde CHP barajın altında kaldı. Baykal genel başkanlıktan istifa etti. CHP yeni kurultay hazırlıklarına başladı. Baykal çıkan adayları beğenmedi, “Bu çıkan adaylar CHP’nin tümünü kucaklayacak düzeyde isimler değil. CHP’yi iç kargaşaya bırakmam” dedi. 30 Eylül 2000... Baykal yeniden genel başkanlığa aday oldu. Delegeler üç yıl önce seçilen delegelerdi ve onlar yine Baykal’ı genel başkanlık koltuğuna oturttu…
Her neyse şimdi Kılıçdaroğlu’nun korkmasına gerek yok, bütün bunlar ve Baykal geçmişte kaldı. Asıl önemlisi Kılıçdaroğlu şimdi “CHP’den seçmen niçin kaçtı” sorusuna yanıt aramak yerine “CHP’ye seçmen niçin gelmiyor” sorusuna cevap bulmalı. 

SENDİKALAR ÖNEM KAZANDI
Avrupa üçüncü yolu bırakıp, bilinen eski yola döndü. Üçüncü yolculuğun ana vatanı olan Almanya ve İngiltere’de sosyal demokratlar tarihlerinin en kötü seçim yenilgisini aldıkları son seçimlerden sonra; ‘Değişim’, ‘Yenileşme’, ‘Küresel Gelişme’ sözcüklerini kullanmadan yeni bir çıkış yolu arıyor. Almanlar ve İngilizler ‘Üçüncü Yol’un adını bile duymak istemiyor ve klasik eski sosyal demokrat alanlara geri dönmeye çalışıyor.

Üçüncü Yol zamanında ‘herkese sosyal refah, adil bölüşüm’ politikalarının aşıldığını ilan eden, sendikaların adını bile duymak istemeyen Avrupalı sosyal demokrat partilerin yeni genel başkanları, bu aşılmayı çoktan unutmuş gibi. Örneğin Alman ve İngiltere sosyal demokratları, bizde gittikçe anlamsızlaşan sendikaları yeniden keşfetti. Örneğin Kılıçdaroğlu’na örnek alması önerilen İngiltere’de Labour Party yeni başkanı Ed Miliband, parti içinde sendikacıların blok oyunu alınca parti başkanlığına gelebildi. Bizimkiler hâlâ CHP’ye Blair’i örnek almasını öneriyor ama Miliband 26 Eylül 2010'da genel başkan olduğu kongrede yaptığı konuşmada açıkça Blair’in döneminin ‘bittiğini’ ilan etti. Almanya’da ise, Sosyal Demokrat Parti (SPD) programında her ne kadar 1959’da kaldırıldığı sanılsa da nihai hedefin ‘demokratik sosyalizm’ olduğu hâlâ duruyor. Bizimkilerin karıştıkları şey şu: Parti demokratik sosyalizmden vazgeçmedi, Schröder bu kavramı tedavülden kaldırmıştı.

YENİ SOL GÜÇLER ORTAYA ÇIKTI
Kısacası, 1990’lı yıllarda başlayıp on yıl kadar hüküm süren Tony Blair, Bill Clinton ve Gerhard Schröder unutulup gitti ama onların döneminde gerçekleştirilen özelleştirmeler, kemer sıkma politikaları ve sosyal devletin tasfiyesi bugün ekonomik krizden en çok etkilenen kesimlerce hiç unutulmuyor.

Aslında üçüncü yolculara “neoliberal politikalar uyguladıkları için iktidardan düştüler” derken, “zaten neoliberal politika uygulama sözü verdikleri için iktidara gelmişlerdi” demek de gerekiyor. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra kendini alternatifsiz ilan eden kapitalizm, Brezilya’dan İsviçre’ye kadar 1990’lı yıllarda neoliberal sosyal demokrat dönemini yaşadı. Bu dönemde sosyal devlet tasfiye edildi ve global kapitalizmin önündeki bütün engeller aşıldı. Kısa süren bu ‘akıl tutulması’ her zaman olduğu gibi, sanıldığından daha büyük bir yıkım bıraktı ardında.

Sosyal demokratların krizinden ortaya çıkan tek hayırlı sonuç ise, Avrupa çapında gün geçtikçe daha da etkili olmaya başlayan ekolojist-sol partilerin kurulmaya başlaması ve parlamento dışı sol muhalefetin yeni biçimlerinin ortaya çıkması oldu.  Hem Almanya’da SPD Genel Başkanlığı’ndan istifa edip Sol Parti kurucusu olan Oskar Lafontaine örneğinde olduğu gibi, sol sosyal demokratların ‘yeni sosyal demokrasiyi’ tanımlama çabaları hem de kapitalizm karşıtı sokak hareketleri, eski tarz sosyal demokratların neoliberalizmi bırakmakla yetinmemeleri gerektiğini gösteriyor.

Avrupa’da cılız da olsa rüzgâr hâlâ soldan esiyor ama sosyal demokratların bulunduğu yerin bir hayli daha solundan esiyor sanki.

‘Demokrasi sosyalizmle tamamlanır…’
CHP yeni tüzükten sonra yeni program da yazmaya niyetli olduğunu açıkladı. Kılıçdaroğlu, Almanya, İngiltere ve Fransa sosyal demokrat partilerin programını inceleyeceklerini belirtti. Ancak, partilerin programlarından çok parti yöneticilerinin niyetleri, uygulanan politikalarda daha belirleyici oluyor.

Örneğin Almanya Sosyal Demokrat Parti programı hâlâ demokratik sosyalizmi savunuyor ve sanıldığı gibi Marksizm’i de terk etmiş değil. Ama Schröder zamanında Avrupa’nın en acımasız neoliberal politikalarını da SPD uyguladı. Program ve niyet farkı bakımından SPD Avrupa sosyal demokratlarına örnek oluşturduğu için SPD programlarına yakından bakalım.

İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1946’da yeniden kurulan SPD’nin Genel Başkanı Kurt Schumacher’a göre, sosyal demokrasi ‘demokratik sosyalizm’den başka bir şey değildi. Schumacher, SPD’nin Marksist geleneğinden kopmamasına ve tekelci kapitalizme karşı olmasına büyük önem veriyordu. Schumacher’a göre faşizmin kökeninde, tekelci kapitalizm vardı ve mutlaka parçalanmalıydı. Şöyle yazıyordu: “Büyük sermayenin toplandığı bütün alanları toplumsallaştırmadan Almanya’nın geleceği olamaz."

Schumacher, demokratik sosyalizm hedefini, CHP’nin hâlâ üyesi olduğu, 1951‘deki Sosyalist Enternasyonal bildirgesine de koydurdu: “Özgürlük olmadan sosyalizm olmaz. Sosyalizm yalnızca demokrasiyle gerçekleşir, demokrasi ise yalnızca sosyalizm tarafından tamamlanır.”

GODESBERG PROGRAMI MARKSİZM’DEN KOPUŞ MU?
Türkiye’de de zaman zaman gönderme yapılan, gazeteci İsmet Berkan’ın ‘kopuş’ olarak değerlendirdiği ve CHP’ye örnek olarak önermek ister gibi göründüğü 1959 tarihli ‘Godesberg Programı’na da bakmakta fayda var. SPD, Godesberg Programı’nda sanıldığı gibi ne Marksizm’i ne de demokratik sosyalizmi terk etmedi. İki şey oldu 1959 kongresinde: Birincisi, SPD’nin sosyalist işçi partisi değil halk partisi olduğu kabul edildi. İkincisi ise, gelişen kapitalizm ve yeni kurulan dünya karşısında demokratik sosyalizmin içeriği değiştirildi.

SPD’nin sosyalist işçi partisi vurgusunu kaldırması Marksizm’den vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Elbette nasıl bir Marksizm ve sınıf demeden Marksist parti olur mu tartışması sakla kalmak üzere, SPD hâlâ demokratik sosyalizmi savunuyor. Godesberg Programı felsefesi de, son derecede gelişmiş üretim araçlarını elinde tutan zenginlerin, dünyayı ve insanlığı çölleştirmemesi için, insanın kendini gerçekleştirmesine ve dünya barışına vurguyu içeriyordu: “Yalnızca yeni ve daha iyi bir toplum düzeninde insan kendi özgürlüğüne giden yolu açar. Bu düzen, demokratik sosyalizmi hedefler.”  

GÜLERYÜZLÜ SOSYALİZM
Program bir yandan uluslararası barışı, diğer yandan yoksulluğun, sefilliğin olmadığı, bütün insanların refahtan pay aldığı, kendi kendini yönettiği, eğitim ve sosyal güvenliğinin garanti altına alındığı geleceğin çok renkli ve demokratik dünya topluluğunun yaratılmasını hedefliyordu. Eğer programdaki daha iyi toplumu hedefleyen ‘solcu halk partisi’ vurgusu, Marksizm’den vazgeçme olarak algılanacaksa, ‘kapitalizmden vazgeçme’ olarak da algılanmalı. Hatta programda Marksizm’e eleştiri yapılmazken, ‘Sovyetik reel sosyalizm ve tekelci kapitalizm’ eleştiriliyordu. Buradan da Marksizm’in terk edilmesinden çok, reel sosyalizme mesafe koyulduğu anlaşılır. SPD, bir tür ‘güleryüzlü sosyalizm’ peşindeydi.  

Zaten 1969’da Başbakan olan Willy Brandt, 1948’deki Berlin Kongresi’nde bu meselede şunları söylüyordu: “SPD’nin savunduğu toplum düzeninde insan merkezde olduğu için; demokrasi, özgürlük, insanlık, kişisel haklar ve etik normlar olmadan sosyalizm olamaz.” Brandt’a göre, demokratik sosyalizm ‘kapalı bir sistem’ değil, aksine ‘özgürlüğün, hümanizmin, hukuk devletinin ve sosyal adaletin sağlanmasına’ dayanır. 

Brandt 1976’da sosyalist enternasyonal başkanı seçilince, zengin ülkelere ‘adaletli bir dünya ekonomik sistemi’ kurulması çağrısında bulundu. Yine Olof Palme ve Bruno Kreisky ile kurdukları İlerleme ve Barış Birliği gibi romantik sayılabilecek projeleri de güleryüzlü sosyalizme hizmetler içinde sayabiliriz SPD, Willy Brandt’tan sonra, aynı program geçerli olduğu halde özellikle Helmut Schmidt döneminde ciddi bir sağ dönem yaşadı.

MARKSİST TARİH VE İLERLEMECİLİK
Reel sosyalizmin yıkılması aşamasında 1989’da büyük oranda Oskar Lafontaine tarafından kaleme alınan ve 2007’ye kadar geçerli olan SPD programında da ‘demokratik sosyalizm’ güncelliğini korudu. Demokratik sosyalizm, SPD’nin dayandığı geleneklerden biri olarak ele alındı: “Sosyal demokrasi, 19 yüzyılın demokratik halk hareketleri geleneğini sürdürüyor ve her ikisini de istiyor: Demokrasi ve sosyalizm…”

Bu program SPD’nin dayandığı “demokratik sosyalizmin Avrupa’daki köklerini” şöyle sıralıyor: Hıristiyanlık, hümanizm, aydınlanma, Marksist tarih ve toplum teorisi, işçi ve kadın hareketinin deneyimleri… SPD’ye göre, sayılan bu maddeler neredeyse ortaya çıktıktan yüz yıl sonra hayata geçer hale geldi ve bu tarihsel deneyimlerden yola çıkarak özgürlük, dayanışma ve adalet içeren ‘demokratik sosyalizm’ hedefinden vazgeçmemek de anlam kazanıyor.   

Demokratik sosyalizmi savunan bu program, neoliberal  Gerhard Schröder’in Başbakanlığı sırasında da geçerliydi ama Schröder bu kavramı ağzına almamakla ünlendi. Zaten 1999’da İngiltere Başbakanı Blair ile yazdıkları Schröder-Blair Belgesi ve uyguladığı Agenda 2010 programı demokratik sosyalizm kavramını ağzına almasını engelliyordu.

SOSYALİZM İLLÜZYONU
SPD’nin 140. kuruluş yıldönümünde, 2003 yılı Ağustos ayında SPD’nin o zamanki genel sekreteri  Olaf Scholz nihayet ‘demokratik sosyalizm’ kavramının SPD programından tümden atılmasını ve bu illüzyondan vazgeçilmesini istedi. Tartışma çıktı. Partideki neoliberaller bile bu kavramdan vazgeçilmesini doğrudan savunamadı. Sol kanat ise, bu öneriye çok sert karşı çıktı. Hatta demokratik sosyalizm vurgusunun daha da öne çıkması gerektiğini savunanlar oldu.

SPD’nin son programı 28 Ekim 2007’de kabul edildi ve hedef şöyle tanımlanıyor: “Özgür ve eşit topluma dayalı demokratik sosyalizm… Özgür, adil ve dayanışmacı bir toplum yaratma görevimizde, demokratik sosyalizm vizyonu kalıcıdır…”

27 ülkeden sadece 3’ünde iktidar
Avrupa’da 23 ülkede sağcılar ve neoliberaller iktidardayken, yalnızca üç ülkede sosyal demokratlar sağcılarla koalisyonlarda. Bir tek Kıbrıs’ta, Dimitris Christofias başkanlığında sosyal demokratlardan daha solda bir iktidar var. Sosyal demokratlar Danimarka, Avusturya ve Belçika’da koalisyonda.

DANİMARKA
Danimarka’da sosyal demokratlar Sosyal Liberal Parti (Det Radikale Venstre) ve Çevreci Sol Parti (Socialistisk Folkeparti) ile koalisyon oluşturuyor. Danimarka Sosyal Demokrat Parti Başkanı (Socialdemokraterne) Helle Thorning-Schmidt, 3 Ekim 2011 tarihinden bu yana üç partiden oluşan koalisyon hükümetinin Başbakanı.

BELÇİKA
Belçika bir yıldan fazla hükümetsiz kaldıktan sonra sosyal demokratların önderliğinde hükümet kuruldu. Sosyal Demokrat Parti (Parti Socialiste) Genel Başkanı Elio Di Rupo, 3 partili koalisyonunun Başbakanı oldu. Di Rupo, 1999’dan beri Parti Socialiste’nin genel başkanı.

AVUSTURYA
Avusturya’da 2 Aralık 2008 tarihinden beri sosyal demokratlarla muhafazakârların (Avusturya Halk Partisi-ÖVP) büyük koalisyonu hükümette. Koalisyonun Başbakanlığını Avusturya Sosyal Demokrat Parti (SPÖ) Genel Başkanı Werner Faymann yürütüyor.

KIBRIS
Avrupa Birliği üyesi ülkeler arasında en solda hükümete CHP’nin burnunun dibindeki Kıbrıs sahip. Dimitris Christofias genel sekreterliğindeki Emekçi Halkın İlerici Partisi (AKEL) 2008’de yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ikinci turunda oyların yüzde 53,46'sını aldı ve Christofias devlet başkanı seçildi. Christofias, 1989’dan 2009’a kadar bugün Avro-komünist bir çizgide olan, zamanında kendini Marksist-Leninist diye tanımlayan AKEL’in genel sekreteriydi. AKEL Avrupa Parlamentosu’nda sosyal demokratlarla değil, Birleşik Avrupa Solu Konfederal Fraksiyonu’nda oturuyor. AKEL, Avrupa Sol Parti’de gözlemci üye.