'CHP ve HDP dışında güçlü bir muhalefet gerekiyor'
23.11.2015 09:17 GÜNCEL
Doç. Dr. Galip Yalman ‘CHP ve HDP’nin dışında güçlü bir sol harekete parlamento dışı bir muhalefete ihtiyaç olduğunun’ altını çiziyor

NURCAN GÖKDEMİR

Türk Sosyal Bilimler Derneği Başkanı, ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Galip Yalman, AKP’nin hegemonya krizi yaşadığı, çözülme sürecine gireceği beklentilerine karşın Gezi’de, 17-25 Aralık’ta, 1 Haziran’da yumruklar yediğini ancak nakavt olmadığını bu nedenle ülkeyi yeni mevzi savaşlarının beklediği uyarısında bulunuyor. Yalman, CHP ve HDP dışında güçlü bir sol muhalefete gereksinim olduğunun altını çiziyor. Yalman’la bugün Ankara’da başlayacak ve 100 oturumda 530 bilim insanı ve araştırmacının Türkiye’yi tartışacağı Sosyal Bilimler Kongresi öncesi konuştuk.

AKP‘nin Gezi sürecinden sonra hegemonya krizi yaşadığı ancak 1 Kasım’ın ardından bu krizi aştığı yorumlarına katılıyor musunuz?
Ben kestirmeden söyleyeyim, AKP’nin hegemonya bunalımı olduğu düşüncesine katılmıyorum.
Hegemonya deyince ne anlıyoruz? Bu, Gramsci’den yola çıkarak sınıf temelli bir analiz olmalı. Bunu sınıf temelinden koparttığınız zaman işler çapraşıklaşıyor.

Türkiye’de burjuvazinin hegemonyasından söz edilebilir mi?
Bugün için söz edebiliriz hiç tartışmasız biçimde. Ancak Cumhuriyet’in değişik dönemlerini çeşitli hegemonya projelerinin gündeme geldiği dönemler olarak tanımlasak bile Cumhuriyet tarihi boyunca burjuvazinin hegemonyasından kolay kolay söz edemeyiz. Bizim gibi sanayileşmesini tamamlayamamış, zaman zaman askeri müdahaleler yaşanılan ülkelerde, daha çok da Latin Amerika bağlamında şöyle bir tartışma yapılmıştır: tarihsel süreci içinde bu gibi ülkelerde burjuvazinin egemen sınıf olsa bile hegemonik olmadığı ileri sürülmüştür.

SADECE EKONOMİK DEĞİL

Şunu hatırlatmakta yarar var. Bizim 1970’lerin ikinci yarısında yaşadığımız kriz sadece bir ekonomik kriz, bir ödemeler dengesi krizi değildi. Aynı zamanda, bir siyasi kriz ya da bir devlet krizi, yine Gramsci terminolojisiyle söylerseniz bir hegemonya krizi ya da organik krizdi. 24 Ocak ve 12 Eylül bu çok boyutlu krizi aşmaya yönelik bir sınıfsal saldırıydı, aynı zamanda bir hegemonya projesini de içermekteydi. 24 Ocak-12 Eylül ile başlayan neoliberal dönüşüm aynı zamanda bir devlet biçimi değişikliğini gündeme getirmekteydi. Toplumsal sınıflar arasındaki dengeleri de temelden değiştiren bu değişim, belki de Türkiye’nin o zamana kadar yaşamadığı biçimde burjuvazinin bir sınıf olarak hegemonyasını kurmasının yolunu da açmaktaydı. Özetle sadece rejim değişmiyor devlet biçimi de değişiyordu. 1982 Anayasası ile de Anayasal çerçeveye oturtulan otoriter bir devlet biçimiydi söz konusu olan, toplumsal yaşamın hemen her boyutunu biçimlendirmeye başlayan. Bunu hatırlatmak, hegemonyanın sadece demokratik devlet biçimi ile birlikte düşünülmesi gerekli bir kavram olmadığını vurgulamak için de önemli.

1980 REJİMİ SÜRÜYOR

chp-ve-hdp-disinda-guclu-bir-muhalefet-gerekiyor-90392-1.

1983’de askeri rejim sona erdikten sonra da - ve benim tezim o ki hala - devam eden otoriter devlet biçiminin çerçevesi içindeyiz. Çünkü emek-sermaye ilişkileri üzerindeki tahakküm yasaları hala aynı temel niteliklerini korumakta. Ne var ki demokratikleşme sorunsalının en büyük problemlerinden biri de Türkiye’de olduğu gibi bunun sınıf temelli analizden koparılarak tartışılması. Öbürleri, sekülerlik ya da laiklik tartışması, etnik temelli toplumsal mücadeleler önemsizdir, diye söylemiyorum. Sivil toplumculuk gibi renkleri de var işin. Son 25-30 yılda tartışma böyle gidiyor, emek-sermaye ilişkileri büyük ölçüde gündem dışı kalmaya mahkum edilmiş durumda, zaman zaman 2009-2010 Tekel işçilerinin direnişi gibi olaylarla gündeme gelse bile. Dolayısıyla sınıf temelinden giderek uzaklaşan bir demokratikleşme sorunsalı içinde yapılınca, devlet biçimi değişikliğini gündeme getirmekten uzak kalıyor tartışmalar.

Aslında 1970’lerin sonundaki hegemonya krizini çözen, her boyutuyla benzer koşullardaki birçok ülkeden daha sağlam kurulmuş bir neoliberal hegemonya projesinden söz ediyoruz. Bu piyasa temelli bir ekonomik düzenin ve dünya ekonomisi ile Türkiye ekonomisinin bütünleşme biçiminin giderek finansal serbestleşme – sermaye hareketlerinin serbestleşmesi de dahil - temelinde kurulduğu bir projeydi. Bu burjuvazinin de zaman zaman itiraz sesleri yükselse de kabullendiği ve yararlandığı bir bütünleşme biçimiydi. O anlamda da ilk defa bir sınıf hegemonyasından söz etmek mümkün. Egemen sınıf olmakla hegemonik olmayı ayırdığıma dikkatinizi çekmek isterim. Bakışım o ki bu değişmiyor. Krizlere rağmen neoliberal hegemonya sapasağlam ve varlığını sürdürmekte. Hatta krizlerin sarsılan hegemonyayı tekrar güçlendirmek gibi bir işlevleri de var. 2001 krizi bunun güzel bir örneği.

Anlattıklarınızdan AKP hegemonyasından çok bir sınıf hegemonyasına dikkati çekmek istediğinizi anlıyorum…
AKP hegemonyası saptaması pek revaçta. Gramsci’nin tanımladığı anlamda hegemonya krizinin aşılmasının önemli bir yanı ideolojikse öbür yanı da sınıf meselesinin siyasi gündemden düşürülmesi, sınıf temelli siyasetin gündemden düşmesiydi. Türkiye’de neoliberal kapitalizmin ilginç bir özelliği var. Bağımsız Sosyal Bilimcilerin yıllarca önce vurguladıkları gibi, neoliberal siyaset, iktidarlar değişse de kesintisiz sürdürülüyor. Daha da ilginci, neoliberal politikaları uygulayan partiler iktidara geldiklerinde yıpranıyorlar. 2002 seçimleri bunun son örneğiydi. 2001 krizinde iktidarda olanlar için sonun başlangıcı oldu. 2001’den sonra AKP ne yaptı, Kemal Derviş programını Ali Babacan ekibi aldı, anahatları itibariyle devam ettirdi. O denli ki Kemal Kılıçdaroğlu da son seçim kampanyasında ‘’Merak etmeyin bizim çok sağlam bir ekonomi ekibimiz var’’ dedi. Bu ‘’Derviş programını sürdürecek bir ekibimiz var’’ anlamına geliyor. Bu da neoliberal hegemonyanın ne kadar yerleşik olduğunun bir diğer göstergesi. Söylediklerim salt CHP eleştirisi olarak okunmamalı, kişisel olarak eleştirebilirim de söylemek istediğim o değil. AKP’nin hegemonyası diye bir şeyden söz edilecekse tam da bu nedenle, hegemonya krizi yaşanmadan, kendine özgü biçimde neoliberalizm-siyasal islam bütünleşmesini başardığı icin söz edilebilir.

Bu hegemonyayı Gezi Direnişi de mi sarsmadı?
Sarsıp sarsmadığı tartışılabilir, tartışıldı da, ancak neoliberal hegemonya olarak tanımlıyorsak yıkıldığını söylememiz sanırım gerçekçi olmaz. Çok ciddi krizler yaşadık, yaşamaya da devam ediyoruz ama bir hegemonya bunalımı bence yaşamıyoruz. CHP örneğini vermem de ondan. Çünkü hala karşı bir hegemonya projesi, Haziran hareketi de dahil ortaya konamadı.

AKP bir hegemonya krizi yaşamıyorsa Gezi’de, 17-25 Aralık’ta, 7 Haziran’da yaşanan neydi?
Geçmişte de rejim krizi, devlet krizi denildi, İkinci Cumhuriyet, tartışmaları vb. Bir sıkıntı vardı ama bir hegemonya bunalımı değildi. Sınıf meselesini dışarıda bırakan, piyasa temelli küreselleşmeye hiçbir şekilde doğrudan dokunmayan tartışmalar belirledi siyasetin gündemini.
Evet, AKP’nin bir hegemonya krizi yaşadığını sanmıyorum ne Gezi, ne 17-25 Aralık ne de 7 Haziran… Çeşitli tokatlar ya da yumruklar yediler ama uygun bir tabir mi bilmiyorum kroke oldular ama düşmediler, nakavt olmadılar.

DEFANSİF TAVIR YETMEZ

AKP’yi sarsacak karşı hegemonya nasıl oluşturulabilir, buna karşı ne yapılabilir?
Önce bunu önemseyen herkesin şapkasını önüne koyup düşünmesi lazım. ‘’Herkes modern prensini arıyor’’ demiştim yaklaşık 4 yıl önce bir başka söyleşide. Modern prens, örgütlenme gereksinimini anlatıyor. 2008 krizi sonrasında Avrupa’da ortaya çıkan Podemos var, Syriza var. Her türlü eleştiriye tabi tutsanız da bu partileri ve iktidara geldiklerinde karşılaştıkları çelişki ve açmazları, ortaya ciddi iktidar alternatifi olarak çıktıları gerçeğini de kabul edip nedenlerini tartışmak zorundayız. Biz de sendikal mücadeleler var, HES mücadeleleri var, o var, bu var ama oradan devşirilip bir potada kaynaştıracağımız bir Modern Prens de bir türlü çıkmıyor. CHP ve HDP’nin dışında güçlü bir sol hareket, onları da belli pozisyonlara zorlayacak, birlikte ortak hareket edecekleri bir zemini oluşturacak, dışarıdan zorlayacak, demokratik bir devlet biçiminin gereklerini gündeme getirecek, bir parlamento dışı muhalefete ihtiyaç var. İman tazelemekten öteye giderek bunları tartışmalıyız. Bunları bir potada eritecek reçete kimse de yok ama bunları tartışmak gereği artık kendini dayatıyor.

***

“Yeni ‘yetmez ama evetçi’lere hazır olalım”

Bu oluşumların bir araya gelmesi denilince geçmişte olduğu gibi cepheyi zayıflatabilecek başka tutumlar da akla geliyor.
1990’ların ikinci yarısında, daha AKP ortada yokken, 80’lerden itibaren ‘’sol liberal’’ denilen, 2010 referandumu öncesinde ise ‘’yetmez ama evetçi’’ denilen kesimi ‘’muhalif ama hegemonik’’ olarak tanımlamıştım. Şimdi bunun değişik versiyonlarını yeniden görebiliriz, Buna hazırlıklı olmak ve siyaset gündeminin bu gibi argümanlarla sınırlı kalmaması icin de, daha aktif inisiyatif alan tutumlar geliştirmek önemli.