Çığlıkta boğulmak
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Arada yağmur da yağsa, havalar bozsa da baharın gelişi şerefine, çay bahçelerinde dolaşıp duruyorum kolumun altında kitaplar... Bahardan mıdır nedir, üzerimde bir rehavet, hiçbir şeyi umursamıyormuş gibi davransam da gözlerim gazete sayfalarında 12 Eylül’ün yargılandığı haberlerine takılıp duruyor. Yıllardır kişisel tarihimden de yola çıkarak verip veriştirdiğim, başımıza gelen tüm kötü şeylerin ardında karanlık yüzünü gördüğüm 12 Eylül’ün göstermelik de olsa yargılanması mühim bir olay. Mühim bir olay ama, 12 Eylül’ün olabilecek en kötü zamanda yargılanmaya çalışıldığı ve 12 Eylül’ün kurum ve kuruluşlarıyla, en önemlisi ruhuyla hayatımızı felç etmeye devam ettiği de bir gerçek...

Neden mi en kötü zamanda yargılanıyor 12 Eylül? Gittikçe derinleşen sessizliğin içinde, çığlıklarını yuta yuta sessiz bir çığlığa dönüştürülmüş, dönüştürülüyor çünkü insanlar... Ne kadar çığlık yuttuğumu ben biliyorum. Van’da deprem olduğunda, depremzedelere yardım malzemesi yerine taş yollayıp hakaretler edildiği, çocuk siyasi mahkûmlara tecavüz edilip tecavüz edilişlerine göz yumanların terfi ettirildiği, Newroz bayramının cenaze ve linç görüntüleriyle yas gününe çevrildiği zamanları yaşarken mi yargılanacak 12 Eylül? Sadece Metin Lokumcu’nun nasıl öldürüldüğünü düşünmek ve onun ölümünün ardından söylenenlere ve yaşanılanlara bakmak bile 12 Eylül ruhunun hâlâ dipdiri olduğunu ve bizi kendi çığlığımızda nasıl boğmaya devam ettiğini görmemiz için yeterliyken... Çok mu karamsar bir bakış bu bilmiyorum ama, 12 Eylül’ün bir proje olarak yarattığı yıkıma bakarak, bu karanlık projeyi uygulayanların yargılanmasına karşı gösterilen bu ilgisizliği, başka türlü açıklayamıyorum. 12 Eylül’ün generalleri mahkemeye çıkarılacak diye yüz binlerce insanın mahkeme önlerinde çadır kurup kutlamalar yapması gerekmez miydi mesela? Ama zaten onlarca yıl içerisinde 12 Eylül, tek tek mağdurları tarafından, sanatçı ve edebiyatçılar, düşünür ve siyasetçiler tarafından defalarca yargılandı ve mahkûm edilmişti. Mesele, birkaç yaratığın göstermelik cezalar almasından çok, 12 Eylül ruhunun içimizden nasıl sökülüp atılacağında gizli aslında. 12 Eylül devam ediyor çünkü, kılık ve siyaset değiştirerek devam ediyor...

12 Eylül ruhunun devam etmesi, hiçbir şeyin yeterince umursanmadığı ve bu yüzden her şeyin göstermelik olarak yaşandığı bir zamanın içinde kaybolmamıza neden oluyor. 12 Eylül’ü anayasadaki maddeler değil, işte öldüremediğimiz bu karanlık ruhu koruyor gerçekte.

Bazen, berbat bir tiyatro oyununu izlememiz için zorla bir salona doldurulmuşuz gibi hissediyorum yaşanılanlara baktıkça. Sonraki sahneyi ya da repliği tahmin ettiğimiz halde, neden hâlâ şaşırıyor gibi yaptığımıza ise hiç anlam veremiyorum. Kimse gerçekte sahnede ne olup bittiğiyle ilgilenmiyor sanki, öylesine arada bir başını kaldırıp alkışlıyor ya da yuhalıyorlar... Sahnede oynanan bu saçma sapan oyuna tahammül edemeyip sesini çıkartanlar ise ya seyircilerin arasına yerleştirilmiş linç çeteleri ya da salon görevlileri tarafından yaka paça götürülüyorlar. Şimdi sahneye 12 Eylül’ün simgesi olmuş birkaç yaratık çıkarıldı. Salonda oturduğunuz yere göre onları birkaç ihtiyar gibi de, insanlıkla hiç ilgisi olmayan yaratıklar gibi de görebilirsiniz. Tiksinç oldukları kadar acıklı bir halleri var, fena halde de şaşkınlar. Hakikaten anlamış değiller olup biteni. 12 Eylül rejimi sürüyor diye biliyorlardı. Seyircilerin arasında da, sahnede de onların emrinde işkence yapmış, kariyer yapmış, zengin olmuş, ünlü olmuş başka 12 Eylül yaratıkları da var üstelik. Yetmezmiş gibi, bir kısmı oyundaki rollerini aynı sahtelik ve sahtekârlıkla sürdürüyorlar da, insan taklidi  yaparak... Bu yaratıkların serzenişlerine aldanmayın, rollerine sıkı sıkıya bağlı kaldıkları sürece başlarına bir şey gelmeyeceğinden eminler...

İçine hapsedildiğimiz salonda bize zorla izletilen oyunun kurgusu ve oyunculuğu o kadar kötü ki, herkes bu oyunun sonunu tahmin edebildiği için olsa gerek, umursamaz gözlerle bakıyorlar etraflarına. Sahneye yeni bir oyun koymak için, önce var olan oyunda yer almak mı gerekiyor, yoksa Tahrir’de ya da Seattle’da olduğu gibi seyircilerin tümünün sahneye çıkıp izlemekten bıktıkları bu oyuna son vermesi mi?.. Hiç ara vermeden devam eden bu oyunu başka türlü değiştirmek mümkün değil. Çünkü yetişkinler, karşılarında bir sahne olmadığı sürece kendilerini boşlukta hissederler. Kötü de olsa, yetersiz ve çarpık bir kurguya sahip olsa da oyun mutlaka sürmeli. Oyunsuz bir hayat düşünülemez, devletsiz bir hayatın düşünülemeyişi gibi...

Thomas Bernhard’la yapılmış bir söyleşi yayımlandı Bir+Bir dergisinde. Söyleşide Bernhard, “yetişkinler sadece hayal dünyalarında yaşarlar, çocukların hayatı ise gerçektir” diyordu. Dünyanın gerçekte nasıl bir yer olduğunu anlamak istiyorsanız, çocukların gözünden bakmamız gerektiğinden eminim. Hatta sanatçıları yetişkinlerden ayıran şey, çocukluklarını yitirmeyişlerinde aranmalı belki de... Ve sanatçıların eserleri, tıpkı duvardan atlayıp okuldan kaçan çocuklar gibi, içine hapsedildikleri bu tiyatro salonundan bir yolunu bulup kaçma hayali olarak da düşünülebilir... Ama bizim kaçmaktan ziyade, devasa bir sahneye dönüştürülmüş bu dünyada, kendi oyunumuzu oynamak için izleyici koltuklarından kalkıp sahneye adım atmamız gerekiyor. Bize ezberletilmiş replikleri unuttuğumuz zaman, sahnedeki yaratıkların maskeleri de düşmüş olacak...