Çıkış: Laiklik
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

Türkiye, tarihinin en kritik dönemlerinden birinden geçiyor; otoriterleşme, dinselleşme, çürüme, savaş, yoksulluk, yolsuzluk hepsi iç içe geçmiş bir şekilde hükmünü icra ediyor. Birkaç ay öncesine kadar “istikrar” diyerek işbaşına gelmiş bir iktidara rağmen, bugün herkes kontrolden çıktı çıkacak bir kaos eşliğinde birbirine, “Nereye gidiyoruz?” sorusunu soruyor, kimse neler olup biteceğini öngöremiyor.

Bunun beraberinde güçlü bir muhalif dalgayı, solun sesinin daha gür çıkmasını, sol siyasete alan açılmasını, sol fikirlerin popülerleşmesini, sendikaların daha çok siyasete müdahil olmasını, öğrenci hareketinin yükselmesini vs. getirmesi beklenirdi ama buna dair bir işaret bulunmuyor, ülkede muhalefet adına yaprak kıpırdamıyor.
Hal böyleyken, bir sihirli formül misali, “Şunu yaparsak, bu durumu değiştirebiliriz” diyecek değilim, böyle bir formül hiçbirimizin elinde yok. Yok ama, “Ne yapmalı?” sorusunu sormaya devam ediyor, buradan bir çıkış arıyorsak, bunun üzerine düşünmemiz, tartışmamız veya bir yol bulmamız ya da bir yol açmamız gerekiyor.
Bu noktada, şu soruları sormak ve yanıtlamaya çalışmak istiyorum: “Laiklik” bugün Türkiye solu için bir kaldıraç, bir manivela olabilir mi? Laiklik, solun Türkiye gündemine güçlü bir şekilde müdahalesi etmesi için elverişli bir araç mıdır? Solun güçlü bir laiklik talebini dillendirmesi ve siyasal söyleminin merkezine yerleştirmesi bugünün Türkiye’sinde bir yol bulmak ya da bir yol açmak anlamına gelir mi?

Bu soruların hepsinin yanıtının “evet” olduğunu düşünüyorum; laiklik tarih boyunca belki de ilk kez böyle bir potansiyel taşıyor, Türkiye soluna alan açma, toplumsallaşma, kitleselleşme ve özne haline gelme açısından ciddi olanaklar sunuyor.
Bugün Türkiye’de “otoriterleşme” denen şeyi, dinselleşmeden ayırarak ele almak, bu ikisi birbirini tamamlamıyormuş gibi değerlendirmek mümkün mü? Elbette ki değil, bilakis konuşulanın başkanlıktan ziyade bir tür monarşi olduğunu, üstelik, “Neden halife de olmasın?” sorusunun ciddi ciddi sorulabildiğini biliyoruz. Tek adamlığın inşası dünyevi kavramlara değil, dinsel kavramlara referansla hayata geçiriliyor, tek adama “tanrı tarafından seçilmişlik” ve bunun üzerinden bir kutsiyet atfediliyor. Demek ki otoriterleşmeye karşı durmanın yolu bu kutsiyete karşı durmaktan, “laik” bir rejim talep etmekten geçiyor.
Günümüz Türkiye’sinde, sömürü böylesine pervasız bir şekilde devam ediyorsa, bunun temelinde “emeğin tevekkülü”nün tesis edilmiş olması, çalışma yaşamında dinselleşmenin her gün yeniden ve yeniden üretilmesi bulunmuyor mu? Bu düzen, bu zenginlik, bu şatafat, sendikaya, eyleme, greve değil camiye giden, hakkını aramak yerine tevekkül eden milyonların omuzları üzerinde yükselmiyor mu? Örneğin Soma’ya, katliamdan hemen sonra yardım ekiplerinden, psikologdan, pedagogdan önce din adamları gönderilmiyor mu? Bu soruların hepsinin yanıtı “evet”se, bugün sömürü kendisini en çok dinselleşme üzerinden üretiyorsa, sömürüyü ifşa için de, emek mücadelesini yükseltmek için de laiklik muazzam bir önem, muazzam bir potansiyel taşıyor.
Bugün ülkemizde milyonlarca insan çocuklarının okuyacağı okullara dair derin bir endişe içerisinde değil mi? Türkiye’nin en eğitimli, en nitelikli kesimleri çocuklarının zihinlerinin iğdiş edilmesini engellemek için sürekli bir arayış içerisinde değil mi? Karaman’daki tecavüz hadisesinin toplumun önemlice bir bölümünde çok ciddi bir etki yarattığı gerçeği karşımızda durmuyor mu? Bugün laik eğitim talebi, solun sokaklardan, semtlerden, mahallelerden başlayarak yeniden toplumsallaşması, yeniden halkın sahici gündemine temas edebilmesi için çok ciddi bir fırsat olma niteliği taşıyor, bunu önemsemek, buraya güçlü bir şekilde yüklenmek gerekiyor.

Memleketin bir bölümü bugün kanlı bir savaş yaşıyor, bu savaş milliyetçilikle tahkim edilmiş dinsel bir militarizmle meşrulaştırılıyor, savaş aracılığıyla dinsel bir rejim inşa ediliyor. Toplumsal rıza, hatimlerle, dualarla, duvarlara yazılan yazılarla, fetih namazlarıyla, mehterlerle sağlanıyor, savaşın “manevi motivasyon”u buradan kuruluyor. Dahası “barış” da tıpkı savaş gibi dinselleşmiş durumda, “İslam kardeşliği” çözüm diye öneriliyor, tarikatlardan, cemaatlerden, şeyhlerden medet umuluyor, mesele dinselleştiriliyor. Demek ki laiklik, Kürt sorununun eşit yurttaşlık temelinde çözümü için de büyük önem taşıyor, savaşa da çözüm diye dayatılana da karşı olmanın zeminini teşkil ediyor.

Velhasıl, elimizde sihirli bir formül yok ama güncel toplumsal meselelerin hepsine temas eden ve bunların hepsine müdahale fırsatı veren bir araç var. Bu aracı kullanmaktan çekinmemek, nasıl kullanılacağı üzerine düşünmek ve kullanmak gerekiyor, hem de hiç vakit kaybetmeden üstelik.