Çılgın değil hiper-rasyonel projeler
YANKI YAZGAN YANKI YAZGAN
Evlerimizde eşya kalabalığına zamanla alışıyoruz.
Evlerimizde eşya kalabalığına zamanla alışıyoruz. Her alışverişten ucuza bulduğumuzu sanarak elimizi kolumuzu doldurduğumuz eşyaları var olan kalabalığa eklerken, “hah, buna da ihtiyacımız vardı” diye düşünerek kendimizi avutabilmemizin sırrı burada. Gözümüz boşluktan rahatsız olduğundan mıdır artık, her bulduğumuz boşluğa sıkıştırdığımız sehpalar, ayaklı lambalar, gazetelikler, şifonyerler, komidinler, halılar, kilimler, camlı ve camsız büfeler arasından geçerek ilerlemeye çalışmaktan yüksünmüyoruz. Boşluk bırakmama alışkanlığı ile büyüyen çocuklar, evlerini tıka basa eşya ile doldurmakla yetinmez. Ev dolduğunda ve yenisi gelen eskileri atamadığımızda, balkonlara taşarız. Balkonları kapatarak, bu ‘gereksiz’ boşlukları ev alanına kazandırırız. Bu boşluk bırakmama alışkanlığı sadece dar mekânlarda yaşayan dar-orta gelirlilerin merakı değildir. Lüks nizamiyeli yerleşkelerde ağaç evlerinde ya da bin metrekarelik çok katlı müstakil binalarında yaşayanlarımız da, garaj için ayrılmış alanı kapatıp, yüzbinlerce dolarlık otomobillerini kaldırımın üzerine park etmekte bir sakınca görmeyiz.

Başbakan’ın kanal projesinin çılgın ne kelime, tam tersine ‘içimizden gelenle uyumlu’ bir proje olması o sebeple. Siyasi görüşlerimizi değil ama bir ölçüde ruhumuzu (en azından mekân kullanma anlamında) paylaştığımız insanlar tarafından hazırlanmış bu planları dâhiyane bulmamak mümkün mü? Boş yere orada duran alanların, orman ya da su havzası olup olmamasına bakmaksızın, binalarla doldurulmasını nasıl yadırgayalım. Aklımız ve mantığımıza bu denli uygun, bir karış vatan toprağını bile ziyan etmeyen bir yaklaşımı, sağcısıyla solcusuyla evinin her köşesinde kuşaklar boyu uygulayanlar, kanaldan bir arsa kapmak için hafta sonu yollara düştü bile.
 
 
Serbest çağrışım
Daha önce aklıma takılanlara ilişkin düşünceler nedense hep yollarda aklıma geliveriyor. Bir defter köşesine çiziktirdiğim, son şeklini almamış fikirlerin bu gazete köşesinde yeri olsun.

Sezgiler nereye gider?

Öğrenme bozukluklarında, özellikle sosyal öğrenme bozukluklarında, gelişmemiş olan mekanizmalardan birisi akıl etmeyle ilgili olanlardır. Örneğin; karşımızdakinin yardıma ihtiyacı olduğunu akıl etmek, elindeki yükün ağır olduğunu akıl edip onu taşımasına yardımcı olmak, beklemekten yorulmuş ya da bizi dinlemekten sıkılmış olduğunu düşünüp dinlenmesi için fırsat vermek gibi… İnsanlarda doğuştan bulunan başkalarının ne durumda, hangi ruh halinde olduğunu sezmesini sağlayan mekanizmalar, zaman içinde ne oluyor da, işlemez hale geliyor? Belki sıkılıp, sezgilerimizi kullanımdan kaldırıyoruz.

Pornografi nasıl tanımlanabilir?

Örneğin, “gösterilmesi gerekenden daha fazlasını göstermek” diyebilir miyiz? Bir şeyi anlamamız, bilmemiz ya da göstermemiz için gerekenden daha fazlasını görmemiz ya da bilmemizi sağlayan her şey -bu sadece cinsel değil, duygularla ilgili de- pornografik sayılabilir. İhtiyaç duyulmayan bir aşırılılık içerdiği için.

Rahat batar mı?


Sadece rahatı değil, ‘rahat’ içeren kelimeleri kullanmayı da seviyoruz: Rahat batması, rahatı kaçmak, rahatına düşkünlük, iç rahatlığı… Bunların içinde en güzeli, rahat batması. Pazar günü sırt üstü yatmak yerine ormanda gidip 10 kilometre koşmak ya da evinin bahçesinde güzel güzel yemek yemek yerine kalkıp 2 saatlik yola gidip, güneşin alnında bir yerde piknik yapmak gibi örneklenebilir. “Boş duranı Allah sevmez” ise, rahat batmasının atalar nezdindeki talimatı.

Ezmeyen otorite?


Farklı görüşlere sahip insanlar arasında anlaşmazlığa ne kadar tahammül olduğu, o insanların içinde olduğu yapının demokratikliğini belirleyebilir. Zarif bir anlaşmazlık mümkün müdür? Düşmanların birbirine dostça yaklaşmasını kastetmiyorum. Ters düşmeye izin veren yapılara ihtiyacımız var. Bunun yapımıza aykırı olduğunu söyleyenlere kulak asmayacağım.
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız