Çin
HÜSEYİN AYGÜN HÜSEYİN AYGÜN

Çin’in Nobel Edebiyat Ödüllü tek yazarı Mo Yan, 2005’te İtalya’ya bir edebiyat ödülünü almaya gittiğinde, kızıyla neşeyle sohbet eden yayıncı editörü Kishore’nin teklifine fazla direnememiş ve son otuz yılda Çin’de yaşanan değişimi yazmaya karar vermiş. Yayıncı Mo’ya, nasıl yazarsan öyle, ne yazarsan onu yaz, ama yaz, demiş. Mo, son kitabı Değişim’i bir uzun öykü olarak tasarlamış, ama ne istediği gibi, ne de istediğini yazabilmiş. GAZ 51 adlı askeri yük kamyonu etrafında Çin Sosyalist Halk Cumhuriyeti’ndeki gençliği, hayallerini, yükselme isteğini ve bir sürü insana dair şeyi eğlenceyle yazmış. İyi bir edebiyatçı, kötü bir ‘siyasetçi’ ve kalemiyle faal bir anti-komünist olan Mo’nun ülkesine dört gün evvel birden geldim. Çin’i Mo’dan değil, önce Mao’dan okumuş, dağlarında Maocu militanların cirit attığı bir bölgede doğmuş bir sessiz olarak Guangzhou sokaklarında bir GAZ 51 veya yeni bir modelini görmesem de ellerinde ıphone ile dolaşan gençleri, neşeyle oynayan çocukları gördüm. Çocuklar, gençler her yerde aynıymış.

Türkiye ve hatta Avrupa bombacı İslamistlerin toplu katliam saldırılarını yaşar, insanlar zengin fakir, patron işçi farketmeksizin can korkusundan sokaklara dahi çıkamazken, havaalanları, alışveriş merkezleri, cıvıl cıvıl meydanlar hayalethanelere dönüşmüşken, sanmayın ki Çin saadet içinde. AKP’nin siyasal İslam’ı, radikal dinci terörü her yere ihraç eden, yeni bir dünya savaşını tetikleyebilecek zıvanadan çıkmış tutumu Çinlileri de epeyce korkutmuş. Türklere bakış, -her yerde olduğu gibi- Çin’de de eskisi gibi değil elbette. Mesela Hürriyet’in sanal sayfasına, Uygur haberlerini yaptığından beri ulaşılamıyor. Erdoğan kendini -Suriye fiyaskosuyla acı dolu yüzleşmesine rağmen- hâlâ ‘İslam’ın zabıtası’ sanıyor, izlediği politikalar işte bundan Çin’de bile izleniyor. Çin TV’leri, nedense Erdoğan’ı Esad’la ard arda veriyor.

Guangzhou’dayım. Çin’in üçüncü büyük şehri, nüfusu bizim Türkiye’ye yakın eder. Burası Çin’in sanayi ve ticarette birinci şehridir. Şehirde, resmi dairelerin önünde dalgalanan yıldızlı kızıl bayraklar hariç, bir zamanlar sosyalizmin yaşandığına dair herhangi bir iz göremedim. İnsanlar ülkelerinin tarihiyle ilgili sorulara da, yabancılara da pek meraklı değiller. Havaalanından bizi alan taksici de, beni şehrin üç önemli yerinde gezdiren Bibi de, (Bu Zazaca da hala demek) Mao’yu tanımadılar. Bibi, eski kuşakların Mao’yu bildiğini, yeni kuşaklara -mesela okullarda- Mao’nun anlatılmadığını söyledi. Ancak Henan’da otuz yedi metrelik -bir de altın kaplamalı- Mao heykeli dikildiğini okuyunca uluslararası medyadan, anladım ki tüm büyük liderlerin başına gelen Mao’ya da nasip olmuş. Heykeli toprağın üstüne dikilirken, fikirleri toprağın en altlarına gönderilmiş.

Sağlık, eğitim, konut, tatil alanlarında tablo ilginç. Bir banka kredisiyle ev almak mümkün, bunun için maaşınızın yüzde otuzunu depozite etmeniz gerekiyor. İlkokula vereceğiniz çocuğunuz için yıllık maaşınızın sadece yüzde beşini, ortaokul için ise yüzde onunu ayırmanız yeterli olabilir. Üniversite için bu oran az daha artacak. Hastane ve sağlık giderleriyle de ilgili tablo hemen hemen böyle. Sağlık Sertifikanız varsa sağlık giderleri düşüyor, yer yer ortadan kalkıyor. Sağlık ve eğitimdeki tabloya bakınca Mao’nun ve sosyalizmin, hiç de görünmez değil, Çin’de aslında capcanlı olduğunu düşünmeden edemedim. Hatta bir zamanlar Sovyetler’den, Çin’den en azından 1980’lere kadar yansıyanların -sosyalizmde çözülme ve özelleştirme dalgasına dek- Türkiye’yi bile devletçilik bağlamında bir tür sosyalizm dairesi içinde tuttuğunu düşündüm. Mao’nun mezarına gidemedim ama ücretsiz eğitim ve sağlık alan kapitalist ülkelerin emekçileri adına, herkesin saygılarını Çinlilere ilettim.

Çinliler dışta hayat dolu, sımsıcaklar, sohbet ettiğinizde kapılar kapanıyor, sıkıca içten. Ülkenin tarihine ve sosyalist geçmişe dair sorularınıza tepkileri ölüm karşısındaki reflekslerine benziyor. Çinliler ölüme üzülmüyor, yas ve taziye de tutmuyorlar. Ölüm ile Dört Çince’de aynı sözcük, bu yüzden dört’ü asansörden bile çıkarmışlar. Çin’de en ucuz daireler bu yüzden dördüncü kattakiler. Yıllardır burada yaşayan Urfalı arkadaşım Bülent, arkadaşının dedesi ölünce, bir buket çiçekle yas evine ziyarete gidiyor. Evdekiler onu şarap ve eğlenceyle karşılıyor, müzikler çalıyor, Bülent’e ağzını bile açtırmıyorlar, ölüm insanlara negatif enerji verir, yaşamdır aslolan. İnsanların tarihlerine yönelik bu sessizliği, hep mi, yabancılarla konuşurken mi, onu da pek anlayamadım.

Biz okulu 29 harfli bir alfabeyle yuttuk. Anadilim Zazaca’da 32, Kürtçe’de 31 harf var. Çinlilerin alfabesinde ise 15.000 harf ve ülkede çok sayıda diyalektle konuşuluyor. Bunu bir genel kararla 6.000’e düşürmüşlerse de iletişim meselesi devam ediyor. Çince Çinliler için de karışık bir mevzuu sanki. Ekmeğini -elbise tasarımcılığıyla- Çin’den çıkaran Bülent, bu dili ticarette kullandığı halde, ne okuyabiliyor, ne de yazabiliyor. Müziklerini seviyor ama.
Çin, devlet kapitalizminin yurdu, büyük gökdelenler şehirlerin bağrını delmiş, liberalizm Komünist Partisinin ta içine girmiş, markalar dizginsiz fabrikaları kuşatmış, korku dağları insanları sarmış. Tarih, ölüm gibi, devlet ve din hakkında da ağızları çok sıkı, hiç konuşmuyorlar. Bir Buda tapınağına gittim, Mao yok ama Buda var, karşısında başlarını eğip kaldıran genç ve yaşlı kuşaklar duadalar. Ne Mao bir peygamber, ne Buda ölümsüz ama dünyanın en çok ateistinin yaşadığı bu uçsuz bucaksız ülkede inançtan inancını kesmemiş kitleler sahici.

Tıpkı Mo gibi, istediklerimi, istediğim gibi yazamadım. Sarı Nehre doğru akanların seslerini duydum ama Pearl (inci demek) nehri kenarındaydılar. Tienenman’a gidemedim. Kapitalizmi gördüm, doğuştan umudumuz sosyalizmin gölgelerini de, hep yağmur yağan, kısa çekik gözlülerin sonsuz topraklarında, dünya bombalarla sarsılıp, insanlar her yerde çiğnenmemiş, taze bir yol ararken.