Çin’den ani hamleler
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Son çıkışlarıyla kolay yutulur bir lokma olmadığını kanıtlayan Çin’in Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerini hızla solladıktan sonra...

Son çıkışlarıyla kolay yutulur bir lokma olmadığını kanıtlayan Çin’in Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerini hızla solladıktan sonra, Japonya’ya 2016’da “nanik yapacağı”, nihayet 2041’de ABD’yi de geride bırakacağı tahmin ediliyordu…

Kriz gündeminde bu haftanın en çarpıcı açıklaması, Pekin’den geldi. Çin Halk Bankası’nın, diğer bir deyişle ülkenin merkez bankasının başkanı Zhou Xiaochvan, dünya rezerv parası olarak, doların yerine SDR’ı, Türkçesiyle IMF’nin ÖÇH’sini (özel çekme hakkı) önerdi. Zhou, diplomatik bir dil kullanarak, dolara doğrudan referans vermese de maksat hasıl oldu, mesaj yerini buldu. Nitekim ABD Hazine Bakanı Timothy Geithner, bunun mümkün olabileceği yolunda “gerçekçi” bir yorum yapınca, dolar aniden inişe geçti, uluslararası yatırımcılar, “bu ne biçim açıklama!” kabilinden Geithner’e yüklendi. O da tükürdüğünü yalayarak, “küresel parasal birlikten” söz etmediğini, evrimsel bir süreci kastettiğini, doların “dünyanın egemen rezerv parası” kalacağını düşündüğünü açıkladı. Dünya kapitalist sisteminin temelleri sarsılırken, doların rezerv para olarak tahtının da sallandığı ortada. İsterseniz, konuya biraz daha yakından bakalım.
Timothy Geithner, Hazine Bakanlığı’na atanınca daha ilk konuşmasında, Çin’in döviz kuru manipülasyonlarını dile getirdi. Kastı, Çin’in yuanın değerini düşük tutarak, dış ticarette rekabet gücü sağladığının altını çizmekti. Dünyanın yükselen gücü Çin ise, altta kalmayacağını, “aldığı kroşeye, bir kroşe bir aparkatla”cevap vererek gösterdi. Önceki hafta da Çin Başbakanı Wen Jiabao, ABD’deki varlıklarının güvenliğinden endişe duyduğu yolunda bir çıkış yapmıştı. Çin, şimdi de merkez bankasının ağzından alttan almaya niyeti bulunmadığını göstermiş oldu.

ABD DOLARI VE ÇİN
Doların geleceği Çin’i ekonomik anlamda gerçekten yakından ilgilendiriyor. Bankacılık kurtarma operasyonları, Obama’nın ekonomiyi canlandırma paketleri hep dolar kaynaklarından yapılıyor. Amerikan Hazinesi’nin hali hazırda piyasada işlem gören borç enstrümanlarının miktarı 6.6 trilyon dolara ulaşmış durumda. Bu tutar, bir yıl önce 5.3 trilyon civarındaydı. Hazine’nin borçlarına garanti verdiği Fannie Mae ve Freddie Mac gibi konut finansmanı kuruluşlarının 5.2 trilyonluk yükümlülüklerini de ilave ederseniz, rakam iyice yükseliyor. The Wall Street Journal gazetesi, Obama’nın ekonomiyi canlandırma planları ve bütçe açıklarının önümüzdeki üç yılda 3 trilyon ila 4 trilyon arasında yeni borçlanma gerektireceğini tahmin ediyor. Amerikan Merkez Bankası Başkanı Ben Bernankede, kamu borcunun GSYİH’ya oranının 2. Dünya Savaşı sonrası en yüksek düzey, yüzde 60’a ulaşacağını öngörüyor. Böyle devasa bir fon ihtiyacı, hem borçlanırken zorlanmayı, dolayısıyla faizlerin yükselmesini, mevcut varlıkların fiyatlarının düşmesini getirir, hem de doların değerini kaçınılmaz biçimde aşağı çeker. Böylelikle, elinde dolar varlığı bulunduranlar, iki darbe birden yemiş olur. Her ne kadar kesin rakamlar bilinmese de, Çin’in 2 trilyon dolar civarındaki rezervlerinin üçte ikisinin Amerikan kağıtlarına bağlandığı tahmin ediliyor. Ocak ayı itibarıyla sırf ABD hazine bonolarında 740 milyar dolarlık Çin yatırımı bulunuyordu. Nitekim, Pekin’den arka arkaya gelen açıklamalar ile birlikte, dolar inişe geçti. Böylelikle Çin’in küresel dengeleri etkileyecek ölçüde sözünün ağırlığı bulunan bir çekim merkezi haline geldiği bir kez daha doğrulandı. Çin’in diğer bir endişesi ise, Amerika’nın sorumsuz harcamalarının dünya enflasyonunu azdırması, ithalatçısı olduğu enerji ve gıda fiyatlarının iyice kontrolden çıkması.

TAKDİRNAMEDEN TEŞEKKÜRE…
Ardı ardına yapılan tahminler, Çin’in de dünya krizinden olumsuz etkilendiğini ortaya koyuyor. Paris merkezli OECD’nin bu haftaki tahmini, Çin’de bu yılki büyümenin yüzde 6.5’in altına düşeceği yönünde. Geçen hafta da Dünya Bankası kasımdaki yüzde 7.5 büyüme tahminini yüzde 6.5’e çekmişti. Çin’in resmi büyüme tahmini ise, hâlâ yüzde 8. Sonuç ne olursa olsun, Çin’in 2009 yılında da kayda değer bir büyüme sağlayacağı aşikâr. ABD’nin bu yıl yüzde 3 oranında daralacağını, Avrupa’yı da benzer bir akıbetin beklediğini, ekonomisi ihracata endeksli Japonya’nın ise, daha beterini, yüzde 6’lık bir küçülme yaşayacağını göz önüne alırsak, Çin’in durumu, hep “takdirname” alırken bu kez “teşekkür” ile idare eden parlak öğrenciye benziyor.

BRIC, ABD’Yİ 2027’DE SOLLAYABİLİR
Kriz sonrası ortaya çıkan yeni dünya ahvali, ister istemez dünya ekonomisinin geleceğine yönelik uzun dönemli projeksiyonları bile, gözden geçirilmesini zorunlu kılıyor. Çoğumuzun aşina olduğu BRIC (Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin) kısaltmasının mucidi, yatırım bankası Goldman Sachs’ın baş ekonomisti Jim O’Neill’dir. 11 Eylül saldırısının iki ay sonrasında O’Neill imzası ile yayımlanan raporda, bu dört ülkenin dünya ekonomisindeki ağırlığının satın alma gücü paritesine göre hesaplanırsa, yüzde 8 değil, yüzde 23 olduğu öne sürülmüştü. Çin’in Fransa, Almanya gibi Avrupa ülkelerini hızla solladıktan sonra, Japonya’ya 2016’da “nanik yapacağı”, nihayet 2041’de ABD’yi de geride bırakacağı tahmin ediliyordu. BRIC ülkelerinin G-7 zengin ülkeler grubunun önüne geçeceği tarih ise, 2035 olarak veriliyordu.
Newsweek dergisinin 23 Mart tarihli İngilizce baskısına göre, O’Neill, kriz verileri ışığında, BRIC ülkelerinin G-7’yi daha da evvel, 2027’de geçeceği doğrultusunda tahminlerini revize ediyor. Jim O’Neill, kilit ülkenin, diğer üç ekonomik güce eşit üretimi bulunan Çin olduğunun altını çiziyor. 2010’da Çin’deki iç talebin yüzde 9 büyüyeceğini düşünüyor. Özellikle devasa altyapı projelerinin, para ve maliye politikalarında gevşemenin ve kamunun kırsal alanda sağlık sigortasını yaygınlaştırmasının talebi kamçılayacağı görüşünde. Çin, tahmin edilenin aksine, sosyal güvenlik şemsiyesinin çok yetersiz olduğu bir ülke. Sağlık hizmetlerinin yaygınlaşması, hem bu alana yönelik yatırım harcamalarının artması, hem de insanların gelecek korkusuyla yaptıkları aşırı tasarrufun talebe dönüşmesiyle, büyümeye ivme sağlayabilir.

HÜKMEDENİN PARASI İTİBARLI
Tarih, Atinalılardan Romalılara, Büyük Britanya’dan ABD’ye dünya hegemonyasını kim elinde tutuyorsa, onun parasının en fazla itibara mazhar olduğunun kanıtı. 1971’de Bretton Woods sistemi çökerken, ABD’nin dünya hegemonyasını kaybetme korkusu bu denli belirgin değildi. Sadece, 35 dolar=1 ons altın bağlantısını kaldırıp, dolar devalüasyonu yoluyla ödemeler dengesi sorunlarını aşmayı amaçlıyorlardı. Ellerinde biriken dolarlar nedeniyle paniğe kapılan Avrupalılara, ABD Hazine Bakanı John Connaly’nin sarfettiği “dolar bizim paramız fakat sizin sorununuz” sözü, hala akıllarda. Doğru, bugün de, 4 trilyonu aşan yatırımları bulunan, başta petrol zengini körfez ülkelerinin Ülke Refah Fonları (Sovereign Wealth Funds) doların akıbetini dehşetle izliyor. Ama Amerika’nın da ciddi bir endişeye kapıldığı, dolar merkezli küresel finans düzeninin çökmesinden ödünün koptuğu gözleniyor.
2000 yılının sonunda, merkez bankalarının rezervleri içerisinde dolar payı yüzde 71.2 iken, 2008 ortasında yüzde 62.4’e inmişti. Ama bu gerileme, daha çok avronun bir dünya parası olarak rüştünü ispatlayıp, payını yüzde 18.3’ten yüzde 27’ye yükseltmesinden kaynaklanmıştı. Nitekim aynı zaman aralığında, rezervlerdeki Japon yeni oranı yüzde 6.1’den, yüzde 3.4’e çekilmişti (Martine Bulard Le Monde Diplomatique, Kasım 2008). Bu kez, doların gelecekteki konumuna ilişkin ciddi bir güvensizlik söz konusu. Aslında,  kriz ortamında yaygınlaşan panik psikolojisi, mart başına değin en bildik, en likit varlıklar kabul edilen Amerikan hazine kağıtlarına rağbeti artırmış, bir yandan Amerikan ekonomisine ilişkin ardı ardına şok istatistikler açıklanırken, öte yandan dolar değerini korumayı bilmişti. Ama son tartışmalarla birlikte, dolara uluslararası piyasalardaki güven de sarsıldı, gerileme trendi başladı.

YÜKSELEN ÇİN’İN KURALI
ABD Kongresi, Meksika TIR’larının sınırı geçerek, kuzeyde faaliyet göstermelerini yasaklayan korumacı bir adım atınca, ticaret cephesinde de misillemeyle karşılaşmaktan kurtulamadı. Amerika’nın arka bahçesi bilinen NAFTA’daki ortağı Meksika, 90 mala gümrük vergilerini artırarak, 2.4 milyar dolarlık bir mukabelede bulundu. Abdullah Gül’ün Şubat 2009’daki Moskova seyahatinde Rus Devlet Başkanı Medvedev’in ticarette Ruble-TL temelinde ödemeyi gündeme getirmesi, yeryüzünde dolara karşı yürütülen çok sayıdaki “komplodan” sadece birisi. Kısaca, dünya ekonomisinin hemen her kulvarında Amerikan egemenliği sorgulanmaya başlanıyor.
Dünyanın en hızlı yükselen gücü Çin ise, aslında ABD’nin hızlı gerilemesinden rahatsız. Dünya ekonomisinde ve politikasında daha fazla söz sahibi olmak istiyor ama, küresel kapitalist düzenin mantığını sorgulama niyeti yok. Ticari ilişkilerini geliştirdiği ülkelerin içişlerine müdahale etmiyor, rejim değişikliği benzeri maceralı işlere, hele “devrim ihracı” çabasına hiç girişmiyor, bu stratejisi, “Washingthon Uzlaşması”na bir seçenek olarak, “Pekin Uzlaşması” olarak adlandırılıyor.
Çin, son çıkışlarıyla kolay yutulur bir lokma olmadığını kanıtladı. Öte yandan Pekin’in dolar egemenliğine alternatif olarak, IMF’nin ÖÇH’sini gündeme getirmesi, “Washingthon Uzlaşması”nın merkez üssüne işaret etmesi, küresel finans düzeninin sınırlarını zorlamak gibi bir tasavvur içinde bulunmadığının kanıtı sayılabilir. ÖÇH ülkelerin dünya ekonomisindeki ağırlıkları temelinde hesaplanan bir sepet olduğuna göre, belki de ülkelerinin geleceğine o denli güveniyorlar ki, küresel ekonomide belirleyiciliğimiz arttıkça, “yuan” kendiliğinden dünya rezerv parası haline gelecek diye düşünüyorlardır.