Çin’in yanıtı ne olacak?
MUSTAFA K. ERDEMOL MUSTAFA K. ERDEMOL

Çin’in Ortadoğu Özel Temsilcisi Gong Xiaosheng, Mısır ve İsrail’in, Pekin’den Filistin-İsrail barış sürecinde “büyük bir rol” oynamasını talep ettiklerini söylemesi üzerinde durulmaya değer bir konu. Her şeyden önce, Filistin sorununa ABD’den başkasının dahil olmasını istemeyen İsrail açısından büyük bir tutum değişikliğidir bu.

Mısır ile İsrail’in bu çağrısı Çin’den karşılık bulur mu? Çünkü Çin, dış politikada özellikle Deng Şiao Ping dönemiyle başlayan “uluslararası sorunlardan uzak durma” tutumunu uzun süre sürdürdü. Şimdiki Devlet Başkanı Şi Jinping’le bu politikanın terk edilip daha aktif bir çizgi izleneceğinin işaretleri var.

Ekim 2017’de Çin Komünist Partisi’nin 19. Ulusal Parti Kongresi’ne verdiği raporda, Şi, Çin’in yeni uluslararası rolünü “Çin halkı, ayağa kalktı, zenginleşti ve güçlendi. Şimdi gençleşmenin meyvelerini kucaklayacağız. Yeni dönem Çin’in insanlığa daha fazla katkı sağladığı bir dönem olacak” sözleriyle açıklamıştı.

ÇKP kongrelerini izleyenler, hiçbir Genel Sekreter’in kongre açılışında Çin’den “büyük güç” olarak söz etmediğini bilirler. Bunu ilk söyleyen Şi Jinping oldu. Ama bunu söylerken asla emperyal bir güç olmayacaklarının da altını çizdi. “Güç” dedi ama “sorumluluk sahibi bir güç” eklemesini de yaptı. Çin’in yeni konumu çok özetle böyle.
Büyük, karışık, çalkantılı bir tarihi var Çin’in. 19. yüzyılın ortalarından, 20. yüzyılın ortalarına kadar süren yarı sömürgecilik, askeri yenilgiler, iç savaşlar tarihidir bu. Ama bunların hepsi 1949 Çin Devrimi’yle son buldu. Mao’nun birleştirdiği bir ülkedir Çin artık. Deng Şiao Ping ise ülkenin bugünkü gelişmesinin temellerini atan bir lider olarak anılıyor. Şimdiki lider Şi Jinping de “gençleştirme”yi önemsiyor, ülkesini “sorumlu büyük güç” haline getirmeye çalışıyor.

Şi, emperyal bir güç olmayacaklarını söyledi ama “kazan - kazan” politikası takip edeceklerinin de altını çizdi. Küreselleşmeye de büyük değer veren bir lider olduğunu biliyoruz. Kongrede “önce Çin” politikası gütmeyeceklerini söylemesi küresel eğilimlere uygun bir tutum. “Hiçbir ülke tek başına insanlığın karşılaştığı zorluklarla mücadele edemez. Hiçbir ülke kendini kapayarak da sorunları çözemez” sözleri de bu açıdan anlamlıdır. Bu sözlerin pratik karşılığı Çin Halk Cumhuriyeti’nin Paris İklim Değişikliği Anlaşması’na da İran’ın nükleer anlaşması da bağlı kalacağını ifade etmesidir.

Bugünkü durum şu; Çin’in dünyanın her yerinde yatırımları var. Bu onu siyasi olarak da etkili bir ülke yapıyor. Bu nedenle barışın, istikrarın korunması Çin için de önemli bir konu. Uluslararası yatırımları, bunun sağladığı etkinliği sürdürebilmenin yolu küresel istikrarı korumaktan geçiyor. Bunun için de alternatif projelerle çıkıyor dünyanın önüne. “Bir Kuşak Bir Yol” projesi bunların içinde en önemli olanı. Bu proje sayesinde Çin, kendi ekonomik yüklerini de Pakistan gibi ülkelere ihraç etme şansını buldu.
Yani Çin artık dış politikada daha aktif olacağı yeni bir döneme giriyor. Bunun zorlukları da var, beraberinde getireceği fırsatlar da.

Diğer ülkelerle yakın işbirliği içinde olması gerektiğinin farkında artık Çin. AB ile ilişkileri de farklı bir boyuta dönüşebilir. Çünkü ABD ile girdiği ticaret savaşında, AB Pekin’le diyaloğunu geliştirmek zorunda kalacak. Sadece bu değil AB’nin yapması gereken, Çin’in politikalarını da kabul etmek zorunda. ABD ile arasındaki sorunlarda “sorumlu bir güç” olan Çin’i yanında bulması AB’nin yararına olur.

Uluslararası stratejisini geliştiren bir ülke olan Çin de, bu stratejiyi sürdürmek istiyorsa başka ulusları da dinlemek zorunda. Bunu yavaş yavaş yapıyor aslında. Birkaç ay önce Suriye sorununda daha aktif rol alacaklarını duyurmuştu Pekin. Şu ana kadar herhangi “aktif” bir katılımına tanık olmadık Pekin’in ama uluslararası platformlarda sesini daha da yükseltir olduğunu biliyoruz.

Bu nedenle, artık ABD’nin dışında “taraf”lar da aradığını öğrendiğimiz İsrail’in de Mısır’ın da Ortadoğu’nun en önemli anlaşmazlıklarından Filistin konusunda Çin’i taraf olmaya çağırmaları zamanlama açısından çok uygun. Dünyanın çatışmalı bölgelerinde istikrar olması kendi açısından da önemli olan Çin artık yatırımlarını çoğaltmak, bu yatırımlarının siyasi etkisini sürdürmek için sorunlu bölgelere “sorumlu bir güç” olarak yaklaşmak zorunda.
Bakalım Çin, Mısır ile İsrail’in bu çağrısına ne yanıt verecek?