Çirkinliğin tarihsel ideası
17.05.2018 10:24 BİRGÜN KİTAP
E. Henderson, son derece farklı bir kaynak kitaba imza attı. Henderson, kitabında bildiğimiz çirkinliğin bilmediğimiz tarihini bizlere sosyal, politik, sanatsal ve ekonomik yönleriyle anlatıyor

Aynur Kulak

Çirkinlik kavramının kültürel farklılıklar ve değişimler ile ilgili olduğunu söylesem inanır mısın? Yoksa çirkinlik ‘çirkinliktir’ güzellik ise ‘güzellik’ midir? Çok çabuk ‘çirkinleşebilir’ misiniz? mesela. Son yıllarda tüm alanlarda, dallarda, mesleklerde görülen ve artık yadırganmayan ‘çirkinleşme’ üzerine en çok da içinde bulunduğumuz bu çağ içinde söz söylememiz gerekiyor belki de.

Sel Yayınları tarafından yayınlanan ‘Çirkinliğin Kültürel Tarihi’ kitabında Gretchen E. Henderson, ‘Epey Çirkin’ başlıklı giriş kısmında konuya şu şekilde giriyor. “Çirkinlik kavramının farklı yan anlamlarını tekil ve eğreti bir tanımlamaya sığdırmaktansa, çirkinliğin tarih boyunca kazandığı eşanlamları inceleyerek kavramın ‘korkulacak, ürkülecek’ anlamı taşıyan etimolojik köklerine yeniden hayat vermek ve onları dallandırıp budaklandırmak niyetindeyim.”

Niyet apaçık ortada. ‘Çirkinlik’ kavramını üç ana bölümle incelemeye alıyor Henderson. Ve bu üç ana bölümü kendi içinde küçük küçük kısımlara ayırıyor.

İlk bölüm ‘Çirkin Bireyler: Rahatsız Edici Aykırılıklar.’ Henderson ilk olarak şöyle bir giriş yapıyor: “Sürekli şekil değiştiren bir tanımlayıcı olarak ‘çirkin’, genelde gözlemlenen kişinin niteliklerinden çok gözlemleyen kişinin bakış açısını yansıtır.
Birini çirkin olarak tanımlamak çoğu zaman anormalliğe bir dizi değilleme aracılığıyla bakmak anlamına gelir ve bu değillemelerin en ünlüsü izleyen öznenin ‘ben değil’idir.”

Yani bir tür ötekileştirmeyle ‘çirkin’ olan ‘ben’ değilimdir; ‘çirkin’ olan kişi hep ‘o’dur.

Bu bölümün ‘İnsan Azmanı’ (Hiç de yabancısı olduğumuz bir tabir değil bu) kısmına Henderson; ‘Çirkin’ sözcüğü ortaya çıkmadan önce çirkin olana ne deniyordu? sorusunu sorarak başlıyor. Kelimenin çıkışı Ortaçağ’a kadar dayansa da klasik dillerin gösterdiği zaman çok daha önceleri; Eski Yunan ve Latince diyor Henderson ve yoluna mitolojilerden Homeros’tan, Zeus’tan, Polyphemos’un onu canavarlaştıran çirkinliğinden bahsederek devam ediyor. Bölümün ‘Gudubet Kadındı’ kısmı ilginç; On üçüncü yüzyılda yazılmış ‘Kadınların Sırları’ başlıklı tıp metninde “Hamile kadınlar çirkin bir hayvana hatta çirkin bir hayvanın tasvirine bile bakacak olursa ucubeye benzer yaratıklar doğurabilirler” bahsedildiği bilgisi veriliyor. Ve tabii ki ‘Güzel ve Çirkin’ masallarının en bilinen olanı bir kral Arthur romansı olan ‘Sör Gawain ile Dame Ragnell Düğünü.’ Dame Ragnell ‘biçimsiz’ ve ‘kusurlu’ sıfatları kullanılarak şöyle tasvir edilir: “Görmedi Adem Adem olalı böyle lanet mahluk” Bölümün ‘Çirkin Düşes’ kısmında Henderson; ‘mutlak güzellik’ dışında hiçbir şeyi tasvir etmeyen Michelangelo’ya karşılık tablosuna ‘Çirkin Düşes’ veya diğer adıyla ‘Yaşlı Kadın’ adı veren Flaman ressam Quinten Massys’den bahsediyor. İdeal olan hangisidir? Taş çatlasa 1.50 boyunda, doğuştan kambur, çiçek hastalığı geçiren ve görme zorluğu çeken William Hay kısmı biçim bozukluğunu, biçim bozukluğunun ilk anlamı olarak da ‘çirkinlik’ anlatılıyor. ‘Dünyanın En Çirkin Kadını’ kısmında Henderson tüylü bir ‘Meksika Yerlisi’ olan Pastrana’dan bahsediyor. Pastrana yaşarken de öldükten sonra da basit sınıflandırmalara başkaldırıp; bir hayvan-insan olarak lanse edildiği halde bu ikiliği de aşarak posterlerde ‘enteresan’, ‘muhteşem’, ‘eşi görülmemiş’, ‘gizemli’, ‘melez’, ‘anlatılamayan’, tarifi olmayan” gibi pek çok sıfatla tanımlanıyor ve sırf bu kısım için bile ‘Çirkinliğin Kültürel Tarihi’ kitabı okuma listenizde birinci sırada olmayı hak ediyor.

İkinci Bölüm ‘ÇİRKİN GRUPLAR: Sınıflandırmalara Direnmek’ bölümünde Henderson okuyucuyu Vezelay’deki Fransız manastırı Sainte-Marie Madeleine’in giriş kapısına götürüyor ve kapının üzerindeki kabartmalar kafilesine dikkatimizi çekiyor. Dikkatle bakarsanız diyor ‘çirkinliğin’ başka bir görünümüyle karşılaşırsınız: Bireyleri aşıp gruplara varan bir görünümle. Bu bölümde Henderson gruplarla ilişkilendirilen müşterek ama değişime uğrayan ‘çirkin’ özellikleri inceliyor. Kısım kısım çirkinliğin sınırlarını çizmeye; dışlanmış çirkinleri imlemeye çalışmanın sosyal ve kültürel yapıların aktarılmasındaki etkisine; çirkinleri sömürge aracı haline getirmeye, çirkinleri askerleştirmekten tutun da; çirkinleri yasalaştırmaya, çirkin gurupları ticarileştirmeye varana kadar birçok açıdan konuyu sosyal ayrıntıların nerdeyse en bilinmedik yerlerine kadar verdiği örneklerle incelemeye alıyor.

Okunduktan sonra üzerine en çok konuşulması gereken üçüncü bölüm ‘ÇİRKİN DUYULARI: Algılanan Sınırları Aşmak’ gerçekten de Henderson’ın artık duyularımız üzerinden ‘çirkinliği’ nasıl algıladığımızı okuyucuya en öznel biçimde anlattığı bölüm.

Çirkin duyuları çirkin duygularla, haset, sinir olma, huzursuzluk, şokla uyuşma veya paranoya gibi rahatsız edici hislerle açıklamıyor Henderson. Kitap boyunca bahsettiği tüm tablolardan ve bunları gerçekleştiren sanatçılardan ‘çirkinlik’ adına ortaya çıkan duyuların ve duyguların önce görmekle (Görmek İnanmak mıdır?) sonra sesle (Benim Duyduğumu Sen de Duyuyor musun?) sonra kokuyla (Bela Kokusundan Tanınır Mı?) tatmayla (Ne Yiyorsan O Musun?) ve dokunuşla (Dokunmak Yasak mı?) açıklıyor. Henderson böylece benzerlerinden son derece farklı, bambaşka açılardan araştırılarak ve yorumlanarak yazılmış bir kaynak kitaba imza atıyor.

Çirkinliğin Kültürel Tarihi bildiğimiz çirkinliğin bilmediğimiz tarihini bizlere sosyal, politik, sanatsal, ekonomik yönleriyle anlatıyor.