‘Çocukluk hastalığı’
Murat Müfettişoğlu Murat Müfettişoğlu

> MURAT MÜFETTİŞOĞLU [email protected]

“Sol Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı” adlı eserinde Lenin, ‘komünistlerin görevinin kendilerini geri kalmışlardan tecrit etmek değil, onların arasına karışarak onları inandırmak olduğunu’ söyler. ‘Çocukluk hastalığı’ olarak gördüğü Sol Komünizm ise, parlamentarizme, ulusal kurtuluş hareketine, sendikalizme vb. karşı çıkılması gerektiğini söyleyerek “sosyalist” olduğu iddia edilen bazı rejimleri kapitalist olarak görür.

Sol’a ait iki farklı bakışı karşılaştırmak niyetiyle yapmadım bu girişi. Siyasal iktidarın dayattığı sözde toplumsallığı, siyaset literatürüne Lenin sayesinde girmiş ‘çocukluk hastalığı’ deyimi üzerinden betimlemek; Sol entelijansiyanın neleri tartışırken nelerle uğraşmak durumunda kaldığının altını bir de bu açıdan çizmek istedim.

Babama seksen iki yaşında tüberküloz teşhisi konuldu. İlginç olan; çocukken yakalanıp atlattığı hastalığın yetmiş küsur sene sonra nüksetmesiydi. Mikrop ciğerlerinde kalmış, bağışıklık sistemi zayıflayınca tekrar aktif hale geçmiş. İki sene sonra da vefat etti. Ölüm sebebi olarak ‘yaşlılığa bağlı böbrek ve karaciğer yetmezliği’ dense de, ikinci tüberküloz vakası vücut direncini iyice düşürmüştü. Malumun ilamı, Türkiye toplumunun akıbeti de pek farklı değil. Yurttaşın iradesine çok önceden yerleştirilmiş mikroplar, siyasal iktidarın muhalefeti susturmasıyla birlikte aktif hale geçtiler. Ne kitle kültürü kaldı, ne de kamusal alan. Kolektif aklın yerinde yeller esiyor. “Devlet baba” iflas etti, yaşasın parti-devlet! “İleri demokrasi” vaat edenler, temsili demokrasiyi bitirip diktatörlüğü getirmenin derdine düştüler.
İstedikleri her anlamda kaostu; oldu. Kendi içlerindeki çatlaklara yalnızca bir kişi seviniyor. Zombiye dönüşmüş müritleri nicedir onu bekliyor. Oysa gelecek olanın niyeti belli: maddi ve “manevi” sömürünün zeminini güçlendirirken, tepesine oturduğu iktidar kliğinin de semirmeye devam etmesini sağlamak.

Toplumun bağışıklık sistemini çökerten mikropları tahmin edersiniz. Tabir-i caizse dezenfektanlarının ‘özgür düşünce, kurucu akıl ve evrensel etik’ olduğunu, bunların da ancak laik bir zeminde var olabildiklerini anımsatıp ortak bağlamları olan (nesnel/bilimsel) bilgi ile devam edelim.

Bilginin dereceleri
Spinoza bilgiyi ‘imgesel, akli ve sezgisel’ olarak derecelendirir. ‘İmgesel bilgi’ en alt seviyede olandır. Karanlıkta bir ağacı deve benzetmek misali, algıların yetersizliğinde belirir. Çocukların bilgi edinme mekanizması temel olarak böyle çalışır; yani gördüklerine kendilerince anlam verirler. İnsandan insana farklılık gösterdiği için ‘gerçek bilgiyle’ pek ilgisi yoktur. Tanrı kavramı ve teolojik(tanrıbilimsel) düşünce en genel haliyle bu bilgi türünden doğmuştur.


‘Akli bilgi’, somut gözlemlere ve deneyimlere dayanır, bu yüzden bilimlerin çıkış noktasıdır. En önemlisi, ‘gerçekliğin’ niteliklerini yansıttığı sürece ortak bir gerçeklik algısına neden olur; dolayısıyla öznel değil, nesneldir. Öncesini imgesel bilgi oluştursa da, ondan kesin bir kopuştur ve Kant’ın ifadesiyle, ‘ergin olma halinin’, yani Aydınlanma’nın başladığı noktadır. Değerli felsefeci Afşar Timuçin, 10 Nisan tarihli BirGün’de ‘Sürekli Aydınlanma’ adlı makalesinde şöyle yazmıştı: ‘Evrensel bilincin ufku genişledikçe kişisel bilinç bu açılıma ayak uydurmaya çalışır. Amaç gerçekliği bütün yüzleriyle anlamaktır, birkaç yüzüyle anladığımız şey, çok zaman anlamadığımız şeydir.’

Felsefi düşünce akli bilgiyle yetinmez; ‘tam bilgi’ de denen ‘sezgisel bilgiye’ ulaşmaya çalışır. Bunun için yöntemi bellidir: bulanık, belirsiz ve sübjektif(öznel) kavramlardan zihni arındırmak. Uzun erimli ve emek yoğun bir süreç olduğundan, dahası yüksek zihinsel yeti gerektirdiğinden az sayıda insanın sahip olduğu bir bilgi türüdür. Toplumdaki maddi ilişkilere hâkim bir siyaset bilimcinin belirli değişimleri gözlemleyerek sosyal bir patlamayı önceden “hissetmesi” örnek olarak verilebilir.

‘Bilme arzusu’ gerçekliği bir bütün olarak kavrama güdüsünden başka şey değildir. Hal böyleyken ‘merak’, kurucu duyguların başında gelir, o da en çok çocuklarda bulunur. ‘Gerçekliği’ en nesnel, en bütüncül haliyle algılamak ve ortak algıya eklemlenmek için ‘çocukluk hastalığımız’ olan imgesel(sübjektif) bilgiden kopmak gerekir. Velhasıl filmimiz çocukluktan başlamaktadır. Psikologların, hatta bazı teologların hem fikir oldukları bir konu var: İmgesel düşünce çağındaki bir çocuğa, günah, sevap, inanç, ibadet, şeytan, melek, cin vb türü soyut bilgileri yüklerseniz büyüdüğünde din düşkünü biri yaratırsınız. Bugün “inanç” adına kafa kesenler onlardır.

Bugünler de geçecek
Toplumun ‘çocukluk hastalığını’ nüksettirerek pasifleştirilmesi misyonunu yerine getiren kurum ve faaliyetlerin her gün bir yenisine tanık oluyoruz: Sözde hayır işleyen Ensar Vakfı’nın sebep olduğu trajik sapkınlıkları bilmeyen kalmadı / Zonguldak’ta ilkokul öğrencilerine Milli Eğitim Bakanlığının da izniyle karne hediyesi olarak Diyanet İşleri Başkanlığının yaz Kur’an kursları kitapları dağıtıldı; kitabın önsözünde ‘tek din, tek mezhep’ anlayışına vurgu vardı / Mersin’de Selahattin Eyyubi İmam Hatip Ortaokulu’nda Kutlu Doğum Haftası etkinliğinde öğrencileri sıraya sokup içinde Hz. Muhammet’in sakalının olduğu iddia edilen bir kavanozu öptürdüler / Anaokullarında eğitim gören iki bin çocuk, “namaz şenliği” adı altında yapılan etkinlikle Ataşehir Mimar Sinan Camii’ne dolduruldu / 19. Milli Eğitim Şûrası’nda alınan, ‘anaokullarında değerler eğitimi verilmesi’ yönündeki tavsiye kararı, Osmaniye Kadirli İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından, ‘acil’ olarak hayata geçirildi. Buna göre, 3-6 yaş arası anaokulu öğrencileri derse besmeleyle başlayacak!

İşte bunlar hep laiklik suyunun kurutulmasından ötürü. Oysa laiklik, toplumun bütünlüğünü sağlamak adına kamusal iradenin ve aklın yaşaması için gereklidir ve inanan inanmayan herkes güvenliği içindir. İki temel koşul yerine getirilmezse ne kamu kalır, ne de toplumsal hayat: 1) Devletin herhangi bir dinle doğrudan ya da dolaylı ilişkisinin olmaması 2) Eğitimle ilgili süreçlerin imgesel bilgiden arındırılarak seküler hale getirilmesi. Şu an için belki çok zor, ancak bugünler de geçecek.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız