Çocukluk hem uzak hem yakın
ENVER AYSEVER ENVER AYSEVER
İnsan tüm bir ömrünü çocukluğunu aşmak ya da açıklamak için harcıyor. Bir keresinde “çocukluk uzak memleket” demiştim. Freud bir yerde beni şaşırtıyor, bunca sezgisi güçlü, gözlemleri kuvvetli bir bilginin siyasi körlüğüdür O!

1 Çok zamandır yollardayım. Yollar günlük olağan akışın dışında, kendine özel bir hakikat yaratır. Gezginin zamanı bu yüzden farklı akar. Ben seyahat etmeyi sevmediğimi söyler dururum. Öyleyse nasıl oldu da bunca koşturmaya verdim kendimi, neredeyse iki gün üst üste aynı yatakta uyumadım? Yaşla birlikte huy da değişir demek. Belki ikircikli bir ruh hali ürünü bu yaptığım. Bir yandan durursam, eylem yapmazsam bir ağırlık çökecek üstüme diye düşünüyorum, öte taraftan ilk kez derin bir yorgunluğu hissediyorum.

Zamanında James Joyce romanını duyurmak için kitapçıda tezgâhtarlık yapmış, benimki de buna benzer bir hal işte… Okurun yanına gitmek, yüz yüze olmak iyi geliyor. Yoğun siyasal baskı ortamında her yolculuk başlı başına dert… Denizli Kitap Fuarı ilk kez yapılıyor. Gitmek, insanlarla tanışmak istedim. Anlatacaklarımız var birbirimize. Yanılmamışım, okurlar hemen geldiler; sevgilerini, sözlerini esirgemediler.

AKP’li belediye düzenliyor fuarı. Olabildiğince demokrat davranmış Başkan. Başka illerde rastlananın tersine, iyi ve köklü yayınevleri konu edilmiş. İmza alanına dek geldi Başkan ve “Hoş geldiniz” dedi. Doğrusu takdir ettim. Yolculuk sırasında gelen tehdit telefonları vardı: “Konuşmana dikkat et” diyen… Başkan bu ortamda nezaket gösterdi.

2 Bir Ege şehrinin gerici olması kolay değil. Deniz aydınlanmayı sağlar. Adında deniz var ama kıyı şehri değil Denizli.

Memleketin pek çok yerinde olduğu gibi şehir merkezi cumhuriyetçi, laik… Kırsal belirlemiş kaderini koca şehrin. Ciddi bir sorun bu. Sanattan, edebiyattan, felsefeden uzak insanlar, çoğu zaman izine rastlamadan ömür tüketiyor. Anadolu insanı nasıl da düşkün, çıkarcı hale dönüştürüldü böyle? Toprağı çalınmış, tohumu elinden alınmış köylü nasıl olur da sormaz, soramaz!

İmzaya oturduğum an önümde hemen kalabalık toplandı, söyleşmeye başladık. Korku öylesine esir almış ki insanları, şikâyetlerini, serzenişlerini ancak fısıltıyla dile getiriyorlar. Bazen bu duruma da kızıyorum. Sonra da hak veriyorum. Boyun eğmemek kolay değil elbet. Yaşı benden hayli ileri, damadı, kızı ve torunlarıyla sıraya girmiş bir kadının sevgisi tarifsizdi.

Boynuma sarıldı, dua etti… Her gece dua edermiş benim için. Anneannem düştü aklıma, gözlerim doldu. Uzaktan bir insanın, karşılıksız ve yürekten taşan sevgisi güç veriyor. “Evimizin kara oğlusun” sen dedi…

Çok zamandır ekranda değilim. Kitaplarla, yazılarla ulaşıyorum insanlara. Okurun artmasını seviyorum.

3 Ümit Kaftancıoğlu Öykü Ödülü gecesine katıldım. Bir köy çocuğunun kendini nasıl inşa ettiğini görmek heyecan, umut veriyor.

Köy Enstitüleri nasıl da büyük bir görev üstlenmiş ve kapanmasıyla gericilik nasıl azmış! TRT eskiden bir okul… Sınavlarına
giriyor Kaftancıoğlu, kazanıyor, ardından da son derece değerli bir yayıncı kazınıyor ülke. Öykücülüğü de büyüyor o süreçte.

Ben halk müziğine pek yakın değilim. Ancak derlemeciliğin ne denli önemli olduğunu biliyorum. Sözlü kültürü kayıt altına almak kolay iş değil. Kaftancıoğlu “yüksek yüksek tepelere ev kurmasınlar” haykırışını, o içli ezgiyi bize duyuran kişi…

Fotoğraflarına bakıyorum tören sırasında. Nasıl yaşam sevinci dolu, üretme heyecanıyla coşmuş. Gece masasına oturur, sabaha dek yazarmış Kaftancıoğlu. Faili belli, meçhul bir cinayetin kurbanı… Aydın tavrını korumuş, direnmiş, ülkede esen devrimci rüzgârın en önemli isimlerinden biri. Elbet düzen izin vermemiş bu yaratıcı, sosyalist adamın kök salmasına… Ümit Kaftancıoğlu bir yandan halk ezgisini, sözünü bugüne taşırken, öte yandan hakikati açığa çıkardığı için ağır saldırı altında kalmış. Her tür bağnazlığa isyan etmiş… Köylüyü, halkı sömürenlere karşı kavga vermiş…

Yanımda Öner Yağcı oturuyordu. Bir süre söyleştik. Âşık Mahzuni’den, Neşet Ertaş’tan söz etti sevgili Yağcı… Âşık geleneğini sürdürenlerin nasıl yavanlaştığını, yaratıcılıktan yoksun olduğunu söyledi. Haklıydı sonuna dek. Çoktan söylenmiş sözleri, ironisi güçlü o dili sıradanlaştırmaya kimsenin hakkı yok…


4 Sıra dışı bir çalışma “Freud Olmak: Bir Psikanalistin Gelişimi”. Adam Phillips yazarı. Tanımadığım bir yazar. Konuyu ele alışı ilginç, belki de tam psikanalize uygun. Freud’u ilk gençliğinden açıklamaya çalışıyor. Ki büyük bilgin kendi açmazları üstüne geliştiriyor bilinçaltı kurcalamayı. Yahudi bir ailenin, köksüz dalgalanmaları üstünden bir okuma yapıyor yazar. Sadece konuşarak bir insanı iyileştirmek gibi güçlü bir iddianın sahibi olmak başlı başına bir mesele; “Psikanalitik bakış açısından modern insanlar kendi tarihlerinin mağdurları oldukları kadar mimarlarıdır da. Gerçekler bizi yok etmesin bizi diye tarih yaparız.”

İnsan tüm bir ömrünü çocukluğunu aşmak ya da açıklamak için harcıyor. Bir keresinde “çocukluk uzak memleket” demiştim.

Freud bir yerde beni şaşırtıyor, bunca sezgisi güçlü, gözlemleri kuvvetli bir bilginin siyasi körlüğüdür o! Burnunun dibinde büyüyen Nazi iktidarını fark edememesi, ciddiye almaması ve ortaya çıkan hazin tabloyu kestirememesi tuhaf!

Tarihçiliğin bir kurgu olduğunu düşünürüm. Hepten yapay, yalan olmasa da, bir yaratı payı vardır, buna gereksinim duyuyoruz.

Diyor ki: “Fakat dilleri olmadığından kültürel tarihleri olmayan diğer hayvanlardan farklı olarak kendimizi aynı zamanda geçmişimizin tehdidi altında hissederiz Freud’a göre kendimizi en çok kişisel tarihten ve aile tarihinden korumak isteriz.”

5 Freud biyografi yazarlarına ateş püskürüyor. Tezi haklı gibi görünüyor: “Başkaları adına konuşuyorlar!” din adamları, aile üyeleri ve pek çok başka kimse gibi. Birine, öykü biçme hakkına kızgın. Psikanaliz, kişiye kendi adına konuşma olanağı sunsun istiyor. Bir kimse, kendi adına ne kadar sağlıklı konuşur, ayrı bir sorun, en azından bu hakkı taşımalı, diye düşünüyor. Üstelik baştan bir anlaşma var. Kimse yargıç değil, ilişki tam eşit değilse de, olabildiğinde dengeli… Freud kendi bilinçaltına karıştırıp, e uygun tarihi yazmak için bu yola düşmüş olmalı. Hekim mi Freud, yoksa bir yazar ya da tarihçi mi? fark eder mi ki?

Freud çocukluğu rüyalarla eşdeğer görüyor. Ki bence yerinde bu saptama. Kim tüm çocukluğunu, olanca gerçekliğiyle anımsayabilir? Elbet böyle bir gerçeklik var mı, diye sormak da ayrıca hakkımız. Tıpkı yeni uyandığımızda anımsadığımız bir rüya etkisindedir çocukluk anıları. Yer yer öyküyü farklı kurduğumuz da olur. Belki çocukluk dışında yaşanan bir an yoktur! Kendimize tarih uydurma/bulma çabamız da bundan.

Romancılık serüvenimde sıkça çocuklukla hesaplaşmaya girişmem şaşırtıcı değil. Bir de ilk gençliğin yaralı izi var. Dönüp dönüp aynı rüyayı görmek, yarım kalan hesabı kesmek istiyorum. Lâkin o gün yaşamımda iz bırakan genç adamları/kadınları bulmak ne mümkün… Ben hazırım masaya oturmaya da, çocukluğunu öldürmüş o insanlar neredeler? Kim bilir… Bundan öte yalnızlık olur mu?


6 Mudanya’da denize açılan penceremden içeri doldu rüzgâr. Hep deniz gören bir evde yaşamak istedim, olmadı. O yüzden fırsat buldukça koşar giderim denize bakmaya. Düşünmek, düşlemek, bilgelik için olanak yaratır deniz. Erken kalktım sabah, duru suya baktım. Onca berrak ve dingin… Koşturma içinde yüzüme ayna tuttu deniz. Sahil boyunca yürüdük dostlarla. İnsanların koşulsuz selamlaşmasını seviyorum. “Merhaba” her dudaktan ayrı dökülen bir sözcük…

Trilye’ye doğru kıyıdan yol aldık. Eski Rum evlerinin güzelliğine ne demeli… Seksenlerinde Mehmet amca ile karşılaştık, eski bir kilisenin yanındaki dar sokakta. Elinde baston, ağır adımlarla ilerliyordu. Gülümsedim, selam verdim. Kaygılandı, bulutlandı yüzü Mehmet amcanın. Hal hatır sorunca öğrendik, nalbantmış eskiden. Evini gösterdi, altında dükkânı varmış, emekli şimdi. Camiye gidiyorum, dedi. Rakıdan, balıktan söz açılınca; “Allah’ın bildiğini kuldan ne saklayayım, gençlikte çok içtim” dedi. Artık bırakmış… İnsan kendini usulca ölüme hazırlıyor.

Kıyı kasabaları kış aylarında ayrı güzel… Kahveci bir dostun çayını içtik. Ayaküstü güzel bir mezgitle, öğle rakısının da tadı damağımda kaldı…

Bir de şoför Erdal’ın öyküleri…

7 Mudanya’da edebiyat konuşmak için güzel bir kahvede toplandık. Yazık ki güncel siyaset her şeyi gölgeliyor. Birinin çıkıp muhalefet ediyorum diye milliyetçilik yapmasına katlanamıyorum. Sözlerimi çarpıtan bir kadına çıkıştım. Sert biçimde gönderdim oradan… Sonra da pişman oldum. Demek öfkeme yeniliyorum. Ertesi gün de ekranda delirdim. Bu kez pişman olmadım, haklıydım. Manyağın biri cihat ilan etmiş ve “Halkoylaması sonrası ‘Hayır’ diyenlerin karıları, kızları bize helaldir” demiş. Öylesine derin bir körlük, cehalet içinde debeleniyoruz ki, ne kadar deneyimli olsa da insan denetimini yitiriyor…

Yorulmam sanırdım, bu kez bedenim de pes etti. Bir süre elimi eteğimi çekmek istiyorum güncel olaylardan. Yeni tanıştığım biri: “Küçük yaşta babamı kaybettim ve ayakta kalmak için çok çabaladım, kimsenin kaprisini çekecek değilim. Yaşamayı seviyorum ve sevenlerle olmak istiyorum” dedi. Yaşam nasıl sevilir, anlamlı kılınır, tüm mesele bu. Yaşamak güzel elbette… Sorumlulukları bilerek ve yaratarak…

Çocukluğuma bitmez tükenmez bir yolculuk halindeyim.

Yaşamlar kurmak, yıkmak…

Romancılık en sevdiğim işim…