'Cogitosuz ergo sum'
MELTEM GÜRLE MELTEM GÜRLE
Haziran-Temmuz sayısının büyük bir kısmını Oğuz Atay’a ayıran edebiyat dergisi Notos, hazırladığı dosyanın bir parçası...
Haziran-Temmuz sayısının büyük bir kısmını Oğuz Atay’a ayıran edebiyat dergisi Notos, hazırladığı dosyanın bir parçası olarak kimi edebiyatçılara yazarın ünlü romanı ‘Tutunamayanlar’ hakkında sorular sormuş. Hala yurtdışında olduğum için dergiyi maalesef okuyamadım. Ama olayın basına yansıyan kısmından anladığım kadarıyla, Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün bu yılki sahibi olan Şavkar Altınel, Oğuz Atay’ı sığ ve yapay bulduğunu söylemiş. Orta sınıf bunalımlarını anlatan bu “mühendis yazar” yeterince “otantik” değilmiş.

“Otantik” lafını her işittiğimde gözümün önüne savaş boyaları içinde yerliler gelir. Yine aynı şey oldu. Hemen ardından da şunları düşündüm: Bu soruyu nereden bakarak soruyoruz Atay’a? Kendi sınıfının dertlerini anlatmıyor desek, öyle değil. Tam da kentli orta sınıfın meselelerini anlatır Atay. Yeterince “yerli” değil desek, yanlış olur. Bayağı bizden biridir çünkü. Hatta dünyaya açılma meraklısı kimi eleştirmenlerin onu fazlaca yerel olmakla suçladığı bile olmuştur. Kendi “benliğine” sadık değil desek, bu köşenin sınırları uygun olmadığı için detaylandıramıyorum ama, bunda da hata etmiş oluruz. Fakat anlaşılan Altınel aynı fikirde değil: “Başkahramanına ‘Özben’ soyadını vermiş, ama içimde romanın arkasında elle tutulabilir bir ‘benlik’ olduğu, yazarın anlattıklarını gerçekten görüp yaşadığı duygusu yok. Daha çok, bunları bir yerlerden duymuş, öğrenmiş, doğru olanın dünyaya böyle bakmak olduğuna karar vermiş gibi.”
Demek bir de “yazar bu anlattıklarını gerçekten yaşamış mı?” diye soracağız. Garip doğrusu. Benliğin işareti, samimiyetin ölçüsü bu anlaşılan. Yalnız en gerçekçi yazarlar bile böyle bir sınavdan sınıfta kalır, hemen söyleyeyim. Altınel’in çok beğendiği belli olan Flaubert bile gümbür gümbür çakabilir. O Flaubert ki, “Madam Bovary benim!” derken herhalde onun yaşadıklarını birer birer tecrübe ettiğini söylemek istememiştir.

Yine de bu haberde beni çok eğlendiren şey, Altınel’in Oğuz Atay’ı “sevmeyi başaramadığını” söylemesi oldu. Sanki böyle bir zorunluluk varmış gibi. Bir edebiyatçının yazıp çizebilmek için öncelikle böyle bir ehliyete sahip olması gerekiyormuş gibi: “Edebiyatta güvenli sürüşler için, illa ki Oğuz Atay’ı seçin.” Böyle bir şey mi var?
Yazarların başka yazarları sevmemesi yeni bir şey değildir halbuki. Çoğu huysuz misafirler gibidir. Salona girer girmez etrafı kolaçan eder ve kendilerinden evvel gelip iyi yerleri kapmış olanlara gıcık olurlar. Herkes bilir ki, misafir misafiri sevmez. Onun içindir ki Tolstoy, Shakespeare’in kötü bir oyun yazarı olduğunu düşünür; Nabokov, Dostoyevski’nin sıkışınca melodrama başvuran ikinci sınıf bir romancı olduğunu söyler; Virginia Woolf ise Joyce’un efsanevi romanı ‘Ulysses’ için zamanında aynen şunları yazmıştır: “Cahilce, sası bir kitap gibi geliyor bana; kendi kendini yetiştirmiş bir işçinin kitabı, onlar ne kadar can sıkıcı olurlar hepimiz biliriz, ne kadar bencil, ısrarcı, çiğ, çarpıcı ve sonuç itibariyle mide bulandırıcı.”

Pek şenlikli bir salvo bu: sınıf kininden tutun düz kıskançlığa kadar her şey var. Talihsiz bir tespit. Fakat bu Joyce’un değerinden düşürmüş müdür? Hayır. Aynı şey ötekiler için de geçerlidir. Shakespeare hepimizin babası sayılır. Dostoyevski ise, Nabokov dışında herkesin teslim ettiği gibi, roman camiasının peygamberidir.

Demem o ki, bütün bu büyük adamlar eleştiriye maruz kalmışlardır. Hiç birinin pulları dökülmemiştir. Benim bildiğim hepsi hala iyi yazarlardır. Onun için Oğuz Atay’a dair bir iki tatsız laf edildi diye, celallenmenin anlamı yoktur. Böyle bir dosya hazırlanıyorsa, bu konuda herkesin olumlu görüş bildirmesi beklenemez. Birileri elbette kitabın zaaflarından söz edecektir.

Ayrıca, herkes her yazarı sevmek zorunda değildir. Fakat unutmamak gerekir ki, Oğuz Atay bu ülkenin çıkardığı önemli edebi kişiliklerden biridir. Sadece bir değil bir kaç kuşağın düşünce hayatını etkilemiş büyük bir yazardır. Onu değerlendirirken, talibini biraz oyaladıktan sonra reddeden şımarık bir kız edasıyla “bilmiyorum, samimi değil galiba” ya da “çok uğraştım ama sevemiyorum” diye kestirip atamazsınız. Bundan daha iyisini yapmanız gerekir. Beğenmeyen oturup kitabın sorunlarını bir bir ortaya koyar ve onu yine edebiyatın araçlarını kullanarak alaşağı eder. Eleştiri böyle bir şey olsa gerektir.

Yoksa akılsız fikir olur, Atay’ın muzipçe söyleyeceği gibi, “cogitosuz ergo sum” olur. Bir de, ne bileyim, bayağı ayıp olur.
 
 
Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız