Çok basit: Öldürmeyeceksin!
FERİDUN NADİR FERİDUN NADİR
Savaş karşıtı birisi olunca işin teorisi daha kolay. Basitçe öldürmeye karşı oluyorsun. Başka bir şey yok. Herkes için güvenli, ahlaklı ve gerekli

Ben askerlik hizmetimi rakı içerek yaptım. Yani tabii ki öyle yapmadım da herkes öyle bildi. Şöyle ki, sadece çarşıda telefonumu açıyordum. Toplam iki kere çarşı iznine çıktım. Ve ikisinde de -ister istemez- rakı sofrası kurdum. Ee? Telefon görüşmeleri şöyle geçiyor: “Ulan zaten 28 gün askerlik yapıyorsun, onda da ne zaman arasam rakı içiyorsun.” E düdük makarnası ne zaman rakı içsem telefonu açıyorum da ondan.

Yoksa 28 gün deyip küçümsemeyin. 18 ay ile karşılaştırınca çok az o 28 gün. Yarım saatle karşılaştırınca çok fazla.

İnanmıyorsanız 28 gün kendi evinizde geçirmeye çalışın. Çıkmadan. Ne kadar zor olacağını göreceksiniz. Sayılı gün çabuk geçermiş. Peh. Kuyruklu yalan. Burada bir de evinizde olmadığınız gibi 28 gün 400 kişiyle beraber yatıp sabah karga bokunu yemeden bir örnek giyinip dizilip bağırıp çağırarak konuşmak ve hiç merak etmediğiniz yığınla şeyi öğrenmek, tanımadığınız birilerine komutanım demek zorundasınız.

Ne uğruna? Vatanı korumak. Vatan koruma yöntemlerinin hızla güncelleneceği kesin. Tüyü bitmemiş bebeleri dağlarda koşturarak ve onlara zulüm ederek vatan korumak biraz eski teknoloji zaten. Yani militarist birisi olsam aynen böyle düşünürdüm.

Savaş karşıtı birisi olunca işin teorisi daha kolay. Basitçe öldürmeye karşı oluyorsun. Başka bir şey yok. Herkes için güvenli, ahlaklı ve gerekli.

Sıradan bir cinayetle savaşta birisini öldürmek arasında ne fark vardır? Ben söyleyeyim. Sıradan bir cinayette öldürmek için bir sebebiniz olma olasılığı daha yüksektir. Savaşta ise hiç ilginiz olmayan birisini muhtemelen sizinle doğrudan ilgili olmayan sebeplerle öldürmeniz beklenir.

Efsane Madde 22 kitabından bahsetmiştim. Yossarian psikiyatra gider: “Beni öldürmek istiyorlar.” Psikiyatr, “seni kimse öldürmek istemiyor” der. Yossarian ikna olmaz: “Neden ateş ediyorlar o zaman?” Psikiyatr şaşırır: “E herkese ateş ediyorlar. Savaştayız.” Yossarian tartışılmaz haklı sorusunu yapıştırır: “Ne fark eder?”

İnsanlar değişik saiklerle askere gitmez yahut gitmemek ister. Kimi korktuğu için, kimi öldürmeyi reddettiği için, kimi otoriteyi reddettiği, en azından üniforma giyip bir örnek yürümeyi insan haklarına aykırı bulduğu için kimi de hepsi için askere gitmek istemez. Bende de hepsi birden vardı. Bu yüzden dört tane üniversite değiştirdim. Zaten memlekette lisans olsun, yüksek lisans olsun, doktora olsun epey bir kısmı askerlik yüzünden yapılmıştır.

Şunu da ekleyeyim. Askere gitmek istememenin sağcısı solcusu da olmaz. Yüzbinlerce asker kaçağı var. Çoğu milliyetçidir tabii ki. Vatanını uzaktan çok seven ölümlüler bu milliyetçiler zaten. Epey uzaktan. Üstelik vatanın içinde yaşayanları genel olarak sevmezler. Avrupalıların yanında ezik, Arapların yanında snob, Kürtlerin yanında toros canavarı, Rusların yanında da pek coşkun olurlar. Hem bizim milliyetçilerimizin kahir ekseriyeti iş vergi kaçırmaya yahut askere gitmemeye devlet malı yemeye geldi mi en öndedir. Yani şöyle: Katkı sağlamayayım, kollamayayım, korumayayım hatta çalayım. Ama bütün sembollerini taşıyıp tükürükler saçayım. Oh ne âlâ ne âlâ. Biz milliyetçi olmayan başımızla en kötü vatanseverlik tanımlarına bile onlardan daha yakınız yahu. Neyse. Ne diyorduk? Bu işin sağcısı solcusu yok. Temel insani ihtiyaçların sağcısı solcusu olur mu? Askere gitmeyi kimse istemez zaten. Kim “bana aylarca yıllarca hakaret edilsin, her türlü pis işi yapayım ve ses etmeyeyim” diyebilir?

Peki niye davulla zurnayla giderler askere? O kucak kucağa, avaz avaz ve pek çok açıdan ürkütücü erkek eğlencelerinin mağduru askere gitmekte olan şahsın zıplamalar arasında gözlerindeki tedirginliği yakalayabilirsiniz. Yollayanlar pek eğlenir ama.

Bu ülkede askere canla başla gidenler yok mudur? Vardır tabii ve bütün sebepleri çok hüzünlüdür. Bu sebeplerin pek azı vatan göreviyle ilgilidir. Genellikle aksiyon arandığı için gidilir askere. Aksiyon dediğim tabanca tüfek değil. Değişiklik. Cadı Vini’nin deyişiyle hergün ayakkabılarını giyen kırkayak gibi aynı sırayla aynı şeyleri yapmaktan sıkılmıştır genç. Artık köyünden kasabasından başka bir yer görmek ister. Bunu yapabilmesi için hiç bir araç yoktur elinde. Askerlik hariç. O da askere gider.

Gider döner de ne olur? O karanlık ince alayları kimse anlatmaz. Herkes ağzı bir karış askerlik anısı anlatır. Herkes “aslında biz çok rahattık tabii” diye başlar. Nasılsa hepsi çok rahattır tabii.

“Sabah akşam küfür, gün aşırı dayak yiyorduk. Nöbetler sara nöbetinden beterdi. Tuvalet nöbetlerinde bok temizlemek, yatakhane nöbetinde ter koklamak mecburiydi. Sinek kadar kıymetimiz yoktu.” Siz hiç böyle askerlik anısı dinlediniz mi? Ben dinlemedim. Bu, kötü niyetten de değil. İnsan hafızası kötü anıları ayıklıyor. Bebekli yıllar, kavgalı tatiller, okul yılları, askerlik, hepsi iyi/komik yanlarıyla hatırlanır. Bir çeşit koruma mekanizması bu sanırım.

Her Türk asker doğsaydı askerlik zorunlu olmazdı. Hatta askerlik olmazdı. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı herkes soluk alıp verdiği esnada askerliğini de yapıyor olurdu. Fakat kazın ayağı öyle değil.

Bir kere askerlik zorunlu. Yani zorla yaptırılıyor. Ağır cezaları var üstelik yapmayana. İyi bir şey olsaydı kimse yapmaya zorlanmazdı zaten.

Başka bir bakış açısına göre de bu bir ceza. Zorla götürülüyorsun. “Teslim alıyorlar.” Tezkereyle yolluyorlar. Bulunduğun sürece bütün hareketlerin kısıtlı. Ayakkabıyı onların söylediği gibi bağlayıp onların verdiği don dışında bir don dahi giyemiyorsun.

Üstelik bu ceza bedelli askerlik adı altında paraya çevrilebiliyor. Bir şey daha nasıl ceza olabilir?

Bugün vicdani ret günü. Mübarek olsun. Ben yıllar yıllar önce bir radyoda Tayfun Gönül ile tanışmıştım. Akıllı birisi olduğunu bildiğim Tayfun’un içeride daha az işe yarayacağını düşünüyordum. “Tayfun yapma bak süründürürler, zulüm çekersin. Sen bize dışarıda lazımsın” diyecektim. O kadar akıllı, o kadar analitik, ne yaptığının farkında ve yumuşacıktı ki bir şey diyemedim. Tayfun’u maalesef erkencecik kaybettik. İyi tanıdığım vicdani retçi bir de İnan Mayıs Aru kardeşim var. Onun da vicdani retçiliği aslında bütün ordular için faydalı bir durum. Askere giderse kafaları karıştırması işten değil. Velhasıl ben bu iki kardeşim şerefine bütün savaş karşıtları şerefine kaldırıyorum bu hafta kadehimi.

cok-basit-oldurmeyeceksin-137764-1.