Çok kaynamış sular gibiyiz*
ERCAN KESAL ERCAN KESAL
Zaman aslında bir ‘gösterge’. Geçmiş, ‘bugün’ dediğimiz şeyin içinde birikmiş, saklı duran bir anılar yumağı

EL İZİ

Akşam yavaşça iniyordu kasabanın üzerine. Ufku saran bakır renk, bozkırda bulunan canlı, cansız her nesnenin üzerine yayılarak, onları kendi rengine boyamış gibiydi. Vaktinden önce büyümüş sekiz on çocuk ve vaktinden önce yaşlanmış bir kaç kadın, eskiçağ heykelleri gibi gözlerimizi uzaklara dikmiş, bekliyorduk. Çok geçmeden bir toz bulutu, mezarlığın ucundan yükselerek bize doğru yaklaşmaya başladı. Tüm heykeller hareketlendik. Anamın boynuma astığı torbanın ipini bir kez daha kontrol ettim. Akşamüzeri kasabaya dönen inek sürüsüydü beklediğimiz.

Az sonra, burunlarından çıkardıkları pofurtularla ve kaygısız kabadayı yürüyüşleriyle kalabalık bir inek sürüsü önümüzden geçmeye başladı. Tüm gün yayılan ineklerin, kasabaya dönerken bir lütuf bağışlar gibi kaygısızca yollara bıraktıkları şeyleri torbamıza doldurup, evlere götürmekti bütün derdimiz.

Nihayet koşturmaca başladı. Çocuk çığlıklarına ve onların arasından yükselen tiz kadın seslerine sürü çobanının en bayağı küfürleri karışıyor, ama hiç kimse bu acımasız yarıştan geri kalmaya niyetli gözükmüyordu. O gün çok çalıştım. Hak edilmiş bir neşe ve dolu bir torbayla döndüm evimize.

Anam, iki katlı kesme taştan yapılmış evimizin hemen altındaki ahırın yanında, ebemle birlikte samanlara bulanmış, eliyle şekil verdiği çamurları duvara yapıştırıyordu. Torbayı gururla boşalttım önlerine. Gübre, çamur ve saman karışımı, ‘yapma’ denilen bu tuhaf cisimler, yaz boyunca ahırın duvarında iyice kuruyacak, sonra da toplanıp kışlık yakacak için kullanılacaktı. Yerde yığılı duran malzemenin tamamı bitinceye kadar izledim onları. Anam son kütleyi de yapıştırdıktan sonra, duvarın önündeki çıkıntıya çamurlu ellerini bastırarak elinin izini çıkardı.

‘Gel guzum, hadi sen de yap!’ dedi, bana dönerek. Az sonra duvarın boş kalan her yanına anamla benim el izlerimiz yayılmıştı. Anam, bir yandan dualar okuyor, bir yandan da ‘nazardan, kötülükten koruyacak inşallah’ diyerek mırıldanıyordu. Kışa yakacak olması için duvara yapıştırdığımız saman ve gübre karışımlarının yanına, evimizi, ahırımızı ve tüm sahip olduklarımızı koruyacak bir sihir gibi yerleşmişti ellerimizin izi.

1895’de dalgıçlar, Marsilya yakınlarında, girişi deniz altında olan Cosquer Mağarası’nda, 27.000 yıl önce yapılmış bir el izi resmi buldular.

Benzer resimler, Altamira’da (İspanya) ve Lascoux’da (Fransa) bulunan mağaralarda da vardı. İlk bulunduklarında, hiç kimse bunların eskiden yapılmış olduğuna inanmak istemedi. Ta ki resimlerin yaşının kesin olarak kanıtlanmasına kadar. İlkel insan bu resimlerde kendini, ya elinin iziyle çiziyor ya da çöp adam gibi şekillerle tarif ediyordu. Ama asıl önemlisi, binlerce yıl öncesinden kalan bu mağaraların duvarlarında, insanları savaşırken ya da birbirlerini öldürürken gösteren hiç bir resim yoktu.

‘’İnsanların birbirlerini düşman olarak resmetmesine ancak on binlerce yıl sonra, uygarlığın başlangıcı dediğimiz Sümerlerin savaş tutsaklarının öldürülmesini mühürlerinde resmettiği Uruk’da, aynı yıllarda Mısır’da Hierakonpolis’teki mezar resimlerinde, M.Ö. 3300 yıllarında rastlıyoruz.’’**

Tarihsel amnezi

Kendisini etkileyen her şeyi edebiyat aracılığıyla aktarabileceği bir yol arayan Marquez, 1990 yılında Tokyo’da, Ağustos’ta Rapsodi’yi çekmekte olan A. Kurosawa ile altı saatlik bir söyleşi yapar. Röportaj 1991›de Los Angeles Times›ta yayımlanır. Kurosawa şunları söylemiş:

"Atom bombasından sağ kurtulup Nagasaki’de yaşayan, yazın torunlarının ziyaret ettiği ihtiyar bir kadının hikayesini çekiyorum. Şok edici, dayanılmaz gerçeklikte sahneler çekmedim. Yakalamaya çalıştığım şey, atom bombasının halkımın yüreğinde bıraktığı yaralar ve bu yaraların yavaş yavaş sarılması. Bombanın atıldığı günü çok net hatırlıyorum. Bu olayın yaşandığına hala inanamıyorum. Hiroshima ve Nagasaki’de resmi rakamlara göre 230.000 ölü var. Gerçek ölü sayısı yarım milyondan fazla. Bugün bile Atomik Bomb Hospital’de 45 yıllık acının ardından radyasyon etkisinden ölmeyi bekleyen 2.700 kişi var. ‘’

Atom bombası Japonları öldürmeye devam ediyor hala. Öte yandan, Nagasaki’den sağ kurtulanlar, yaşadıkları şeyleri artık hatırlamak da istemiyorlard. Çünkü birçoğu hayatta kalabilmek için ailelerini, çocuklarını terk etmek zorunda kalmıştı ve bu yüzden kendilerini suçlu hissediyorlar.

Marquez, Japonların bu tavrını ‘tarihsel amnezi’ (bir çeşit toplumsal hafıza kaybı) olarak niteler ve Kurosava’ya, bundan sonra mutlu bir Japonya’nın mümkün olup olmadığını sorar. Kurosava’nın cevabı, içimize dert olacak cinsten:

"Böyle bir geçmişin üzerine mutluluk inşa edilemez...’’

Zaman ve bellek

Zaman aslında bir ‘gösterge’. Geçmiş, ‘bugün’ dediğimiz şeyin içinde birikmiş, saklı duran bir anılar yumağı. Aynı zamanda gelecekten de kehanetler içeren bir yumak bu. Şimdiki zamanı değerli kılan da galiba, onun birazdan ‘anı’ olacak olması.

Anılarım, ülkemin yakın siyasal tarihinin kısa bir özeti gibi.

Doğduktan bir yıl sonra, 1960’da ülkenin başbakanı ve iki bakanı asıldı. 70’li yıllara geldiğimizde Ortaokulda öğrenciydim. Kızıldere, Mahirler’in ölümü ve Denizleri’n idamını çocuk aklımla izledim. Liseden sonraki ilk üniversitem Ankara Siyasal; 76-77 yıllarıydı ve 80 darbesine uzanan yolun taşları döşenmeye başlamıştı çoktan. 1978-79-80 yıllarında Ege Tıp’ta öğrenciydim. Katliamlar, suikastler, ölümler… 12 Eylül 1980’de ise; binlerce insan tutuklandı, cezaevlerine atıldı, sürgün edildi. İdamlar, faili meçhuller, işkenceden ölümler vaka-ı adiye’den sayıldı. Cunta hala işbaşındayken ben de hekim olmaya çalışıyordum. Mecburi hizmete Özal’la başladım ve öylece devam etti. 90’lı yıllar, yine faili meçhullerle ve cezaevlerinde yaşanan insanlık dışı uygulamalara şahit olmakla geçti. 2000’li yıllardan sonrasını da zaten hep birlikte yaşıyoruz.

Tıp eğitimi, insan vücudunun tarihsel ve toplumsal sürecini, psikoloji eğitimi aklın ve bilincin dinamiğini, antropoloji ise tüm bunlara tarihsel bir perspektiften bakmam gerektiğini öğretti. Bu yüzden, hiç karamsar olmadım. Anladım ki, insanlık tarihi, mazlumlarla zalimlerin mücadeleleri tarihidir. Haksızlık ve zulüm hep olmuş, ama buna karşı mücadele de hiç bitmemiş. Kuşkusuz bundan sonra da olacak. Demek ki, iyi ve güzel şeylerin bedeli ağır.

Erkeğe, kadına, çoluk çocuğa, akla ve vicdana reva görülmeyecek, şiddet dolu günlerden geçiyoruz. Ama umudunuzu yitirmeyin. Bu dönemler geçer gider. Asıl olan inançtır, cesarettir, mücadeledir. Yeter ki kanıksamayalım ve ‘tarihsel amnezi’ye esir düşmeyelim.

Bizler de geçip gideceğiz bu topraklardan; tıpkı bizden önce gelip gitmiş binlerce uygarlık gibi, yaşayıp ölmüş milyonlarca insan gibi. Ama yeryüzü kalacak; Anadolu kalacak. Hiç bir zaman sonsuza kadar sahip olamayacağımızı bildiğimiz bir şeyin kavgası yerine, üzerinde olduğumuz sürece orayı bizden sonrakilere daha güzel bırakmayı öğrendiğimizde bir şeyler de yoluna girecek zannederim. Yeter ki iyiliğe olan inancımızı kaybetmeyelim.

Alıntılar:
*E. Günçe’nin bir şiirinden.
**Tarihi Yargılıyorum, G. Vassaf