Çöpe atılacak gazeteciler
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Babam, en başından beri DP’yi desteklemiş; esas olarak İsmet Paşa düşmanı. 27 Mayıs olunca Zafer ve Son Posta kapandı...
Babam, en başından beri DP’yi desteklemiş; esas olarak İsmet Paşa düşmanı. 27 Mayıs olunca Zafer ve Son Posta kapandı; kendisi bir süre gazetesiz kaldı; neyse, bir yıl kadar sonra Son Havadis çıktı da babamın yine bir gazetesi oldu.

Bir tek Recep Doksat vardı o gazetede, muntazaman okuduğum. Kendisi nöro-psikiyatri profesörü, ‘tıp-sağlık köşesi’ni yazardı; ama, öyle kuru kuru değil; insan vücûdunu, siyaset felsefesinden parapsikolojiye kadar çok geniş bir alanda dolaştırarak. Neredeyse elli yıl oldu, yine de hatırlıyorum, kişilerin ideolojilerinin zamanla fizyonomilerini bile biçimlendirdiğini yazarken, örnek olarak Kosigin’i (zamanın Sovyetler Birliği başbakanı) verdiğini: Adamın ideolojisi komünizmse, suratı da meymenetsiz olur.

Rahmetli hocanın yazılarından aklımda kalan bir şey daha var; ki, o da, evcil hayvanlarla, özellikle köpeklerle sahipleri arasında, bazı karakter ve davranış benzerlikleri oluştuğu; tabiî uzun süre birlikte yaşadıkları takdirde. Bundan kalkarak şunu da söyleyebiliriz: Aynı evde yaşayan, yani aynı kapıdan beslenen canlılar da, zamanla, ortak sahipleri üzerinden ortak davranışlar geliştirip kendi aralarında da benzeşir hâle geleceklerdir.

Bütün bunları aklıma getiren ise, birkaç gün önce bir yazarın ‘çöpe atılacak gazeteciler’ listesi çıkartması, hemen ertesi gün, bir diğerinin, bunların sadece çöpe değil, içeri de atılması gereken ‘illegal yazar’lar olduğunu ilân etmesi, aynı familyadan bir diğerinin ise bir süre önce bir yandan meçhul delil ve suçlamalarla içeri atılan bir grup gazetecinin zaten ne denli zararlı mahlûklar olduğunu haykırırken, diğer yandan da röntgencilik ürünü kasetler aracılığıyla şantaja maruz bırakılan muhalif bir siyasetçinin otuz yıl önce karıştığı bir cinayeti birden bire hatırlayıp diline dolamış olması oldu.

Bu benzeşikler familyası, tabiî bu saydıklarımdan ibaret değil; soyu, cinsi, geçmişi çeşit çeşit pek çok üyesi var. Son dönemde özellikle Nuray Mert ve Ece Temelkuran’ı dillerine doladılar ve bunların yaptıkları hiçbir şey tesadüfî değil; her şey, iyi koordine edilmiş bir operasyon kıvamında. Hepsinin ağzındaki ortak kelime ‘yeni’; sanki, ‘yeni’lik bizatihi bir değermiş gibi: Yeni Türkiye, yeni strateji vb…
27 Nisan ‘muhtıra’sının Genel Kurmay’ın internet sitesinden kaldırılmasını kutluyorlar. Son kırk-elli yıldır, bu ülkenin vatandaşı olmaktan mutlu olduğum üç şey varsa, bunlardan biri ve de sonuncusu, bu maskaraca haddini bilmezliğe hükümetin verdiği sert yanıt olmuştu, üstelik Cemil Çiçek gibi birinin sesinden duyduğum hâlde. Diğerleri ise, Kıbrıs’taki darbeci Sampson sergerdesinin ve Yunanistan’daki ‘albaylar cuntası’nın devrilmesine yol açan harekat (tabiî, sadece bu iki sonucu itibariyle) ile 1 Mart tezkeresinin Meclis’ten geçememesiydi. Ancak, 27 Nisan muhtırası yoktan ortaya çıkmamıştı: Seçmenin sadece yüzde 26’sının desteğiyle, Meclis’in yüzde 66’sını ele geçir, sonra buradaki çoğunluğuna dayanarak ‘millî irade’nin tümünü kendine yaz ve bu sözde ‘millî irade’ üzerinden devletin başkanını bir tek ben tayin ederim iddiasıyla ‘Abdullah Bey Kardeşimiz’i hepimize dayatmaya kalk; üstelik de hani herkesin yeni geline kaç bilezik takıldığının hoparlörle bütün salona duyurulduğu kenar mahalle düğünü kıvamında bir grup toplantısında: Yasal, ama gayri-meşrû.

Yasal olan ile meşrû olan arasındaki örtüşmezliğin yine yasal yollardan giderilmemesinin önünün kesilmesi ölçüsünde, insanların yasa dışı yollara tevessül etmeleri, yasalmış gibi görünen hokkabazlıkları (367 şartı) dayatmaları; bir kere yasa dışı alana çıkıldı mıydı da, kimin ki elinde silah var, ilk ve/veya en çok onun sesinin çıkacağı bir ortamın oluşması kaçınılmazdır.

Darbelere, askerî vesayete karşıyım deyip de, 12 Eylül’ün yasalarının, en önemlisi de yüzde on barajının arkasına sığınarak iktidarını pekiştirenler, sadece iki yüzlü değil, aynı zamanda (silahlı olmak sadece ordunun veya polisin tekelinde olmadığına göre) barış yolunun önündeki en büyük engel, dolayısıyla akan ve akması muhtemel kanın da baş sorumlusudurlar.

Yüzde 10 barajını bile tartışmaya yanaşmayan bir AKP’yle, değil yeni bir anayasa konusunda, çay içip laflamak için dahi bir masaya oturmak, onların daha sonra ne şekilde istismar edeceğini kimsenin bilemeyeceği bir tuzağa düşmektir.