Çorbanın tadı tuzu
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ

Raif Ertem avcıydı. Ama hayvanları herkesten çok seven bir doğa dostuydu. Yaşadığı zamanda kapitalizme teneke uygarlığı diye yazardı. Yazar, avukat ve dosttu. İyi rakı içerdi. Akşam rakısı herkesle, öğle rakısı dostlarla içilir, sözünü ondan duymuştum. Uzun zamandır öğle rakısı içemiyorum…

Raif Ertem’in Terkos ormanlarında, göl kıyısında, kulübede kuzine tipi bir sobası vardı. Üstünde her zaman, kazan kadar bir güveç kabında herkesin yemesi için kuru fasulye hazır olurdu. Av mevsiminde aç kalan her avcı oradaki kuru fasulyenin güvencesine sığınırdı. Eğer kuzine sönmüşse, gelen yakardı. Kulübenin kapısı kilitli değildi. Sosyalist bir avcıydı Raif Ertem. Bunu yaşamının her anında da yaşardı.

Kuru fasulye ola ki biterse, ilk gelen hemen yenisini ocağa koyardı. Günlerce pişen kuru fasulyenin tadı, ortak emekle daha bir güzel olurdu. Herkes kendine göre bir tutam bir şey katardı. On gün, on beş gün tadı güzelleşerek pişer ama bazen pişmekten bulamaca dönmesinden kimse şikâyet etmezdi. Hele av boş geçmişse! Ama, nice lezzetli avları tadanlar da dönüp, yok zamanda kendilerini doyuran sofralara kem söz söylemezlerdi.

Çorba da böyle pişirilir. Yaparken çok kişinin emeği katkısı varsa tadı da bir başka olur. Ortaya çıkan çorbayı yerken kimse şikâyet etmez. Sonradan herhangi bir nedenle o sofradan ayrılınca, kıyamet bir şikâyet. Sofrada iken, sofra açıkken ortakken bu şikâyetler yapılsa, belki o çorbanın tadı daha iyi olacak. Kötüyse, belki düzelecektir.

Suyu içilen ve geçip gidilen kuyular vardır. O kuyulardan suları içip geçenler, nasılsa geçtik diye o kuyulara tükürmemeli. Dönüp yine içmek isteriz! O kuyular, ayrıldığımız kıyılar cehennem miydi? Ki cehennem tarifleriyle tanımlarız sonradan...

“Düdüklüde Kıymalı Bamya” adlı oyunu, olağanüstü yetenekli yazarımız Mehmet Baydur yazmıştır. Ne yazık ki çok genç yaşta yitirdik.

Düdüklüde kıymalı bamya pişirmeye kalktıysak, bunun sorumlusu /suçlusu ne düdüklü, ne kıyma, ne de bamyadır. Sorumlusu, bamyayı düdüklüde pişirenlerdir. Pişirmede katkısı olanların, düdüklüde pişen yemekten şikâyetlerinde, bu katkılarını üstlerinden atmaları işe yaramaz. Çünkü artık o bamya yemeği olmuştur bir çamur.

Özellikle son dönem Amerikan dizilerinde; en tepeden en diptekine, temel alınan yaşam biçimlerinde sürekli bir motif var; ye, iç seviş. 2008 sonrasının bunalımı ve “dibi bulmanın” bir çeşit estetize edilmesi bu. Bunun değerlendirmesi ayrı bir yazı konusu. Ancak, dünya televizyonlarını saran yemek programlarına heves edip, ben de kendi çorbamızı yazmak istedim. Bir çorba yazısında aslında en güzel anlatım, “Çorbada tuzu olmaktır.” Çorbada tuzu olmak, tam da bizim toplumsal gerçekliğimize uygun bir söz; emek, katılım, dayanışma. Hatta “herkesten yeteneğine göre…” yani kişinin tuzu varsa, tuzu verecek, bamya varsa, düdüklüye koymadan odun ateşinde, doğru bir biçimde pişirilecek!

Son zamanların güncel rüzgârlarında ise gerçekten de dilin kemiğinin olmadığı haller yaşıyoruz. Elindeki tuzu esirgeyen dostlar, sofradan ayrılınca çorbanın tuzsuz olduğundan şikâyet ediyor. Mehmet Baydur, yaşamın tüm absürtlüğünü son derece sıradan bir dille anlatmıştır oyunlarında. Öyle ki, o sıradanlık da ikinci bir absürde dönüşmüştür. Bizim sıradan çorbamız ise, tuz ekleyenlerin, bunu sonradan yok saymasıyla absürtleşiyor. Bir tas çorbamızın tadı zehre dönüşüyor vesselam.

Haftaya dize; “Tuz durdukça suyun yanında taşa döner”  (Taşı Eritmek, Berfin Y.)