Cumartesi yalnızlığı
09.11.2018 16:28 BİRGÜN KİTAP
37. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nın bu yılki Onur Konuğu Selim İleri, "Zaman sizi alıp başka yerlere götürüyor ama temelde hâlâ çocukluk dünyasındasınız. Kökte, o dünyanın çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum" diyor

DENİZ ZEKA - MELTEM SEZEN KILIÇ

37. Tüyap İstanbul Kitap Fuarı’nın bu yılki Onur Konuğu Selim İleri ile röportaj yapmamız istendiğinde büyük bir heyecan ve sevinçle ‘hüzünbaz’ ve ‘akide şekeri’ sözcükleri döküldü ağzımızdan. Aslında onun yaptığı ne geçmişseverlikti, ne hüznü yüceltmekti. O, gündelik hayatın gizini herkesi kucaklayarak aralıyordu. Baş sayfalarda yer almamış, büyük puntolarla yazılmamış hayatlar da kendi izlerini bırakırlar onun eserlerinde. Okurlarını yaşamın her noktasına taşıyan bu eserlerin yaratıcısı, edebiyatımızın büyük ustası ve herhalde dünyanın en sıcak gülen insanı Selim İleri’yle...

■ DZ: Kendinizden bahseder misiniz? Sizi, bizim ‘Selim İlerimiz’ yapan nelerdi?

>> Çocukluğumun büyük etkisi olmuş olabilir; bugün bir Selim İleri diye bir şey varsa. Tam anlamıyla orta tabakadan gelen bir ailenin çocuğuydum. Bu orta halliliği, bir büyük kazanç olarak düşünüyorum. Çünkü üst sınıfı da, alt sınıfı da orta halliler çok daha yakından hissedebilme imkânına sahip.

■ MK: Yazma tutkunuzu ateşleyen ilk etkiler nelerdi?

>> İyi bir öğrenci değildim, belki belirgin olarak söylemem gereken şeylerden birisi bu. İlkokulu ortayla bitiren herhalde sayılı insandan biriydim. Sayısal dersleri sevmedim ama edebiyatı çok severdim. Evimiz kitap okunan bir evdi ama, benim sevmeme yol açan asıl şey; 5. sını a, Atatürk’ün ölüm yıldönümüyle ilgili bir kompozisyon yazmıştım. Orada ilk defa, bütün ilkokul tahsilim boyunca, pekiyi aldım. Ondan sonra tutku oldu herhalde yazı yazmak, bir de Reşat Nuri Güntekin’in okuma kitabımızda yer alan ‘Kirazlar’ adlı hikâyesi. O, beni çok etkilemişti. O ikisine bağlıyorum yazı yazmaya iteleyen, yol açan etkiyi. O dönemde hayatıma giren insanların da bunda payı var. Behçet Necatigil’i, Kemal Tahir’i, Attila İlhan’ı, Mehmet Fuat’ı, Vedat Günyol’u özellikle bu konuda anmak isterim.

■ DZ: Kemalettin Tuğcu, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkant gibi naif yazarlar, duygularınızın hangi yanını besledi? Bu yazarların romanları, merhameti mi vicdanı mı besler?

>> Ne zarifsiniz. Herkes piyasa romancısı deyip geçiyor, siz naif diye tanımladınız. Bunu kullanayım, çalayım sizden. Kemalettin Tuğcu muhakkak ki merhameti ve vicdanı besler. Bugün ahlak değerleri olarak bende bir şey var ise bunun dörtte üçünü, belki de dörtte dördünü Kemalettin Tuğcu’nun romanlarına borçluyum. Kerime Nadir, Muazzez Tahsin, Esat Mahmut gibi yazarların ise, anlatma güçleri çok çok kuvvetli geliyor bana. Bir defa okuma alışkanlığını, yani okuma tutkusunu hazırladılar. Onların yanına çok çok büyük bir yazar olduğuna inandığım Refik Halit’i de eklemek isterim.Benim borcum hepsine var.

■ MK: Bir yazarın çocukluk dünyasında oluşturduğu kaçışlar yazarlık çekirdeği olarak düşünülebilir mi?

>> Herkesi bilemem ama kendi adıma çok beslendiğim, dönüp dönüp hâlâ bu yaşta bile tekrar tekrar geri dönüp baktığım, takıntılarımla, sevinçlerimle, mutluluklarımla, mutsuzluklarımla olsun, ana mekânın, bütün çocukluk dünyası olduğuna inanıyorum. ‘Dostlukların Son Günü’ özellikle o kitabı yazarken sadece o dünyanın içindeydim. Zaman sizi alıp başka yerlere götürüyor ama temelde hâlâ çocukluk dünyasındasınız. Kökte, o dünyanın çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum.

■ DZ: Edebiyat çoğunlukla yalnızlık gerektiren bir alan olarak düşünülür. Edebiyat yalnızlık gerektiren bir şey mi? Üretim sürecinizde ne ifade eder?

>> Benimki öyle oldu ama başkaları için nasıldır çok bilemiyorum. Beni etkileyen bir anekdot var; toplumcu şair A. Kadir, yaşamı boyunca, hep ekonomik olanaksızlıklar sebebiyle, kalabalık içinde çalışmış. Aile kalabalık, sokak kalabalık, kahvede çalışmış, orada burada çalışmış ve o güzel şiirleri yazmış. Sonra yaşamının bir noktasında kendi evi oluyor; küçük bir ev ama A. Kadir’e çalışma odası yapıyorlar. İlk defa olarak ömründe bir çalışma odası oluyor. Adnan Özyalçıner anlatmıştı bana, o da çok değerli bir yazarımız, o da bir gün rahmetli Sennur Sezer ile onlara gitmişler. A Kadir biraz sonra içerden ö eyle çıkmış “çalışamıyorum” diye bağırmaya başlamış. Ses yok bu odada diye. Çok ironik bir şey değil mi? Evet şartlara bağlı. Ben, hep yalnız çalışırım. Kalabalıkta çalışamam. Kitap bile okuyamam. Çok zorla okurum. Ama iç yalnızlık dediğiniz gibi ayrı bir şey.

cumartesi-yalnizligi-529315-1.

■ MK: Annenizin size çocukken sürekli okuduğu masaldan söz etmek istiyorum. Bir zaman sonra masaldaki kötücül iki kız kardeşi sevmeye başlıyorsunuz. Kötücül karakterleri sevmeye başladığımızda mı büyümüş oluruz acaba?

>> Bana saçma gelir tüm masallarda hep iyilik kazanır. Hayata da baktığımızda öyle olmadığını görüyorsunuz. Biraz öyle bir tercih oldu o kötü ruhlu iki kız kardeşi sevmem. Doğru belki de orada büyüyorsunuz. Cahide Sonku’nun bir sözü var, hayatının en parlak zamanında söylediği: “Hiçbir zaman büyük saadet duymadım. Karşımdakilere verdiğim değeri ekseriyetle kendim geri almak zorunda kaldım” diyor. Müthiş bir söz.

■ DZ: Mekân-insan ilişkisi bir ifade biçimi. Kendinizi rahatlıkla ifade ettiğiniz mekânlar nereler?

>> Yaş aldıkça, insanların her yere adapte olabileceğini düşünüyorum. Ev dışında hâlâ yazamıyorum o ayrı, ama belki birçok insanın kendi şartlarından kopup bambaşka şartlarda yaşamaya yine uyum sağlayabildiklerine tanıklık etmiş olmanın verdiği bir şeyle, o eski mekân duygusunu kaybettim. Eskiden hakikaten mekân önemliydi, şimdi ne mekân önemli, ne eşya önemli. Hepsinin gelgeç bir dünyada geçip gidici şeyler olduğunu düşünüyorum. Gitmek, açılmak, enginlere gitmek, bütün hayatım boyunca düşüncemde oldu ama hep kafeste yaşar gibi de bir hayat oldu. Kendim de o kafesi, duvarları ördüm herhalde. Yapan insanlara hayranlık duydum, yolculuk kitaplarını, yolculuk romanlarını, otellerde geçen filmleri çok severim.

■ MK: Gençlere nasıl bakıyorsunuz, özellikle edebiyat dünyasındaki gençlere?

>> Yaşlandıkça, hakiki dostlarımın gençler olduğunu görüyorum. Edebiyatın tam bittiğini düşünürken, o insanları gördükçe, insanları değerlendirişlerini, yapmak istediklerini, ülkülerini duydukça, bitti derken canlanan bir şey görüyorum. 20’li 30’lu yaşlardaki gençler bana, “Ahmet Haşim’i sever misiniz?” diye sorup, “En çok sevdiğim şair Ahmet Haşim” dedikleri zaman aklım almıyor, şaşırıyorum. Yahya Kemal’i dese anlayacağım, hâlâ bir popülaritesi olabilir. Yeni kuşakta Haşim’in Yahya Kemal’e tercih edilmesi ilginç. Haşim merakı bana etkileyici geliyor.

■ DZ: Kültürel olarak beslenme kaynaklarınız neler?

>> Beslendim mi? Asıl sorun orda. Beslendiğime de inanmıyorum. Hâlâ okumadığım, izlemediğim, çok izlemek istediğim, okumak istediğim, üzerine kafa yormak istediğim o kadar çok şey var ki. Yetiştiğim yıllarda, şartlar çok zordu. Örneğin kitabı düşünün. Benim lise yıllarımda Sabahattin Ali’nin ve Sait Faik’in eserleri basılı değildi. Tükenmiş ve bir daha basılmamış. Yine o yıllarda müzik mesela, erişmek çok daha zordu. Şimdi beğenin beğenmeyin, zaman zaman çok zararlı bir şey olduğunu düşündüğüm internet var. Oradan kolayca erişebiliyorsunuz. Şimdi insanın kendisini beslemesi daha kolay sanırım.

■ MK: Öykü mü roman mı?

>> İlk göz ağrım romandı ama sonra öyküye de başlayabildim. Öyküyü çok severim. Öykü çok zor geliyor bana. Öykü hata kabul etmez. Hani deneme roman diyoruz. Anı roman diyoruz veya deneme öykü diyoruz hepsinin temelde birbirine çok yaklaştığını görüyoruz. Yazmak diye bir edim olduğuna onun etrafında türlerin yavaşça kaybolacağını düşünüyorum. Belki şiir için bunu söyleyemeyiz ama gerçi onun için de söyleyebiliriz. Mesela Virginia Woolf daha 40’larda 30’larda şiir roman yazmak istemiş, ‘Dalgalar.’ Oradan baktığımızda şiir için de konuşulabilir bu konu belki.

cumartesi-yalnizligi-529316-1.

■ DZ: Babanız atom mühendisi olmanızı istemişti. Atomu parçalamak mı yoksa kurgusal bir evren oluşturmak mı zor?

>> Müsbet ilimlere karşı hiçbir yakınlığım olmadı ama herhalde atomu parçalamak da önemli bir şey. Şöyle de düşünülebilir, belki onda da bir şiir vardır. Muhakkak vardır. Türkiye’de orta halli aileler çocuklarının bilinen bir meslek sahibi olmalarını isterlerdi. Yazarlık hâlâ bilinmeyen bir meslekti. Ne yazık ki öyleydi. Hiçbir anne-baba “Evladım romancı ol, şair ol” demiyordu.

■ MK: Öykülerinizi okuduğumuzda inanılmaz bir gözlem var. Kahramanlarınız nasıl ruh buluyor? İnsanlar size hangi yönleriyle ilham veriyor?

>> Bunun bilincinde asla olamıyor insan. Neyi, niye yazdığını, nasıl tahlil ettiğini. Metafiziğe inanan bir insanım. Neden? İşte yazı yazmaktan. Yalnız yazı değil, bütün sanatların metafizik bir tarafı olduğuna inanıyorum. Maria Callas’ın dediği bir şey var anılarında. “Allaha inanıyorum diyor, çünkü hep aynı Maria Callas onu biliyorum, çok çalışıyorum, kendime dikkat ediyorum. O akşam iyi olacak, iyi olacak; sonra sahneye çıkıyorum aynı tenor, aynı şef, aynı orkestra, aynı elbise, aynı notalar, aynı şarkı Maria Callas yok. Bir başka akşam oluyor, eyvah olmayacak, çünkü dün kendimi çok yordum, bilmem ne birdenbire Maria Callas oluveriyor. İşte orada yukardan geliyor o” diyor. Bunu okuduğumda çok şaşırmıştım. Maria Callas’ın bu saptamasından sonra çok düşündüm. Yazmakta da bu var. Niye onu yazıyorsunuz bilmiyorsunuz.

■ DZ: Bu yıl Onur Konuğu olduğunuz TÜYAP Kitap Fuarı ile ilgili unutamadığınız bir anınız var mı?

>> 37 sene önce The Marmara Otel’in balo salonundaydı ilk kitap fuarı. Orada Adalet Ağaoğlu, ben, Cemal Süreya üçümüzün imza günü var. Adalet Ağaoğlu çok popüler, en çok sevildiği dönem. Cemal Süreya ile benim önümde hiç kimse yok. O sırada o kuyruğun içinde yüzü çok güzel ama kemik problemleri olan, kambur bir genç kız göründü. Baktım, dedim ki “Bu bana gelecek.” Ve bana geldi. Bunu, hayatımın en büyük onuru, yazarlık onuru olarak görürüm. O vakit, “iyi ki” dedim “yazı yazmışım.” O bana gelmese olmayacaktı. “Benim okurum o” dedim. Kambur diye anlatmak istemem ama o sözcüğü kullanmalıyım, çünkü benim kamburum gözükmüyor ama benim de kamburum var, onda hakikisi var, ikisi buluşuyor, müthiş bir şey. Yazarlığımın en büyük onurlarından biridir.

■ MK: Okur-yazar buluşmasıyla ilgili bir anınız var mı?

>> ‘Yarın Yapayalnız’ı korkarak yayımladım. Lezbiyen bir ilişki, başıma ne gelecek, hatta son anda “Kitabı yayımlamayalım” dedim yayınevine ama sonra yayınladık. Herkes inanılmaz bir zerafetle kitap hakkında çok güzel yazılar yazdı. Çok Sevindim. Birgün Haydarpaşa’da Gar Lokantası’nda arkadaşlarla oturuyoruz. Karşı masada bir adam var. Kan çanağı gibi gözler ve kör kütük sarhoş adam. Ayağa kalktı, direkt bana geldi. “Biraz dışarı çıkabilir miyiz birlikte?” dedi. Biraz çekindim ama çıktım adamla dışarı. Çıkar çıkmaz, elimi öpmeye çalıştı. Ben çekiyorum elimi. “Yapmayın beyefendi, lütfen” diyorum ama sarıldı ellerimi öptü. “Kızımı size borçluyum, kızımı ebediyen kaybedecektim” dedi. “Kızım bu romanı gönderdi bana” diyerek cebinden ‘Yarın Yapayalnız’ kitabını çıkarıp “İşte evladımı bu kitap sayesinde anladım” dedi. “Şimdi, Ankara’ya kızımla barışmaya gidiyorum” dediğinde ben donmuştum. Sonra adamı trene bindirip uğurladım. İşte yazarlık böyle bir şey. Böyle anlarda çok mutlu oluyorsunuz.

■ DZ: Sanatın pekçok dalıyla yakınlık içindesiniz. Bir sanatçıda bu şekilde bir bütüncüllüğü nasıl yorumluyorsunuz?

>> Bütün sanatlar arasında çok büyük bir özdeşlik ve yakınlık olduğunu düşünüyorum. Resimi sevmeyen bir edebiyatçının veya edebiyatı sevmeyen bir ressamın hep yarım kalmış olduğunu, iyi bir edebiyatçı veya iyi bir ressam olabileceğini düşünmüyorum. Bütün sanatlardan beslenilmek gerek.

■ MK: Edebiyat toplumsal mı bireysel mi?

>> İkisi de... İkisinin de içiçe ve yanyana olduğunu, en bireysel gözükenin toplumsal olduğunu, bazen de en toplumsal gibi gözükenin son derece bireysel olabileceğine inanıyorum. Bu tartışmanın, sanatlar için çok yararlı bir tartışma olmadığını düşünüyorum; aslında önemli olan bu kaygıyı yok etmek.

■ DZ: Merak ediyorum bu şahane eserler nasıl ortaya çıkıyor?

>> Planlı çalışan birisi değilim ama çok planlı çalışan yazarlar tanıdım. Kemal Tahir, Attila İlhan... Attila Bey, günde iki sayfa yazar, akşam da o iki sayfayı düzeltirdi; öyle ikişer ikişer sayfa, onun yöntemi oydu. Kemal Tahir ciddi şekilde sinopsis çıkarırdı, şurada bu olacak burada bu olacak. Ondan sonra o çerçevenin içersinde hareket ederdi. Ben öyle değilim, kafamda bir şey belirir, o bir billurlaşma anıdır, o şekilde başlarım

■ MK: ‘Yeni Ufuklar’ dergisi desek, neler söylersiniz?

>> Vedat Günyol. Gençliğim, lise yıllarım, umutlarım, ülkülerim... Çoğunu yitirdim derim

■ DZ: Yapıtlarınızın isimleri genellikle hüznü, bitişi, kırılganlığı çağrıştırıyor. Ancak kendi ironisini içinde barındırıyor. (Pastırma Yazı; Dostlukların Son Günü, Son Yaz... Hüzünle sevinç bir arada. Derinlemesine düşünmeden ilk baktığımızda çok hüzünlü ama içine girdiğinizde filizlenen bir tohum var orada. Bu güzel isimler nasıl oluşuyor?

>> Çok teşekkür ederim, sağolun. Çok zorlanarak isim buluyorum. Oldum bittim öyleydi, hiçbir zaman kolay kolay isim bulamadım. En sevilmiş isimlerin de sahibi ben değilim. İsmin bir anahtar olduğunu düşünüyorum, kitabı açabilecek olan bir anahtar. Kitaplarımın isimleriyle ilgili sizin söylediklerinizi hiç düşünmemiştim. Öyle filiz veriyorsa çok sevindim

■ MK: ‘Her Gece Bodrum’ adlı romanınız edebi yaşantınızda dönüm noktalarından biri olarak gösteriliyor. Neden bir dönüm noktası?

>> Okurla ilk buluştuğum kitap o oldu. Ondan önceki kitaplarımın hiçbirisinin ‘Dostların Son Günü’nün biraz belki ama diğer ilk üç kitabın hiçbir okur karşılığı olmamıştı. ‘HerGece Bodrum’ Türk Dil Kurumu Ödülünü aldı. O yıllarda ödüller satışta çok etkili olabiliyorlardı

■ DZ: Yazarın kendini okuruna kabul ettirmek gibi bir kaygısı var mı?

>> İstediğiniz kadar “Özgürüm, okur için değil” deyin, başkalarını bilemem, kendim için konuşuyorum tabi. İnsan okuru olsun istiyor. Bunun tersini söylemek bana yalan gibi geliyor. Uzun yıllar hep hüzünlü şeyler yazdım ama bunda okurun da çok büyük etkisi oldu. Arada öyle olmayan şeyler yazmaya kalktığımda, okurun uzaklaşmasını da gördüm. Son yıllarda belki biraz daha özgür davranabiliyorum.

■ MK: Yazarlarınız kimler?

>> Behçet Necatigil onu hep söylüyorum o hiç değişmez. Onun dışında birçok yazarım var. Değişiyor, her gün değişiyor. Bugün Oktay Rifat diyeyim. Çok sevdiğim bir şair ve aynı zamanda çok iyi bir romancı. Yazık ki üç roman yazmış ama keşke daha çok yazsaydı. Çok önemli bir romancı olmuştu. Anmak isteyeceğim öyle çok yazar var ki. İsimleri saymakla bitmez.

■ DZ: Behçet Necatigil’in hayatınızdaki önemi büyük. Nasıl tanıştınız?

>> Hayranıydım. Birgün evinin kapısına gittim. Sizin hayranınızım dedim. Beni içeri buyur etti. Öyle bir insandı. Kapısına geleni asla çevirmezdi. Sonra da hep hayatımda oldu. Hem kendisi hem eserleri.

■ Meltem-Deniz: Çok teşekkür ediyoruz. Unutulmayacak, incelikli bir öğleden sonraydı bizim için.

>> Asıl ben teşekkür ederim. Sizleri tanımak bir onurdu. Taa kalkıp benim için Ankara’dan buraya kadar geldiniz.