Cümbür-Cemaat koalisyonunun niyeti...
MELİH PEKDEMİR MELİH PEKDEMİR

Önümüzü görebilmek için gerekli siyasi çözümlemeleri ancak “niyet okuma” tarzıyla yapabiliyoruz. Aslında muktedirlere karşı art niyetli, ön yargılı olmak, bizim kitabımızda hiç ayıp değil, tersine niyet okumak, bunlardan kazık yememenin bir ön tedbiri, sigortası...

 Zaten siyasi tartışmalarda en gıcık kaptığım klişelerden birisi “ama niyet okuyorsunuz!” şeklindeki itirazlar. Bugüne dek AKP hakkında önceden yaptığımız her çözümleme karşısında bu klişeyi işittik. Lakin bütün öngörülerimiz birer birer gerçekleşti, çünkü çözümlemelerimizde bu şahısların niyetinin bozuk olduğunu kesinlikle bilmekteydik.
Evet, gelinen noktada, ABD’nin niyeti nedir, AKP’nin niyeti nedir ve hatta PKK’nin niyeti nedir, işte bunları okuma ferasetine sahip olmayan bir siyasi çözümlemenin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur, deyip, lafı uzatmadan mevzua gireyim:

 Abdullah Gül’e ikinci kez seçilme yasağının kalkması, RTE’ye “emri hak vaki olursa” ihtimali karşısında, cumhurbaşkanlığı koltuğu başkasına gitmesin niyetiyle de alınmış olamaz mı?! Uzun süredir bu tür siyasi ve kişisel niyetler hukuksal mülahazaların yerine geçtiğinden, pekâlâ mümkün! HSYK da zaten, Balyoz, Ergenekon, KCK gibi Özel Yetkili Mahkemelerdeki davaların savcı ve hâkimlerini hukuki niyetle değiştirmedi ki... RTE’nin niyeti bunları sadece “cemaate özel mahkemeler” olmaktan çıkarıp kendi Şahsına Özel Yetkili Mahkemeler kılmasıydı. ÖYM’lerin “devlet içinde devlet” olduğunu ifşa ederken, sözünü ettiği o ikinci devletin (muktedirin) cemaat olduğundan yakınıyordu. Çünkü RTE cemaatten önce AKP’yi, yani kendi topluluğunu kollamalıydı.

 Daha önce cümbür’ün topluluk anlamına geldiğini söylemiştim ya, AKP-Cemaat, daha doğrusu Cümbür-Cemaat koalisyonunda karşılıklı art niyetler gırla gidiyor!

 RTE, cemaate dair niyetini aslında Fethullah Gülen’e (FG) “geri dön” çağrısı yaparken beyan etti: FG galiba ya da zaten dönecekti. Hatta basında İstanbul Maltepe dolaylarında Pensilvanya’dakine benzer bir çiftlik inşasına başlandığı haberleri yer almıştı. RTE ise, “ben çağırdım geldi işte” niyetiyle yaptı bu daveti! Ancak RTE böyle yapınca FG de niyeti bozdu ve “gelmiyorum yahu” demek zorunda kaldı. Belki de ABD’nin onu göndermeye hiç niyeti olmadığını, orada adeta rehin tutulduğunu gizleme niyetindeydi. Bu bağlamda, Cemaatin AKP’den görece özerkliği ve ABD’ye kayıtsız şartsız bağımlılığı unutulmamalıydı.

 RTE’nin niyeti, bir yandan kendi cümbür’ünü artık cemaat karşısında da kollamak, öte yandan tek adamlığını Başkanlık rejimi olarak dayatmayı sürdürmek. Bu uğurda el altından özerklik dahi vaat ediyormuşçasına kafa bulandırmak. Mesela bunun ilk adımı büyükşehir belediye başkanlarının vilayet çapında adeta genel vali yetkisiyle seçilmesi... Ama RTE’nin niyetlerinin gerçekleşmesinin teminatı illaki ABD desteği... Kendini ne denli muktedir görürse görsün hem ABD ile hem cemaat ile aynı anda kavga edemiyor.

 ***

 Ve bilhassa Kürt meselesi, son günlerde bu genel niyet meselesinde karmaşık muhtevasıyla öne çıkıyor.
 RTE’nin Kürt meselesindeki “yeni” girişimleri, haliyle, yeni anayasa, başkanlık rejimi, Suriye (yani ABD), cemaatle olan ilişkileri (emniyet ve yargıdaki düzenlemeler) ve hatta FG’i davet gibi atraksiyonların bir parçası... Herhangi bir konuda attığı adımda, hep diğer başlıkların gözetilmesi mecburiyeti var. RTE istese de istemese de “diyalektik” düşünmeye zorlanıyor!

 Farkındaysanız RTE en iddialı ve en uç noktalardaki açıklamalarını hep Kürt meselesinde yapıyor, ama hepsi de muğlâk! Oyalamaktan başka çaresi yok. AKP adına konuşanlar ve özellikle basında onun borazanlığını yapmaya soyunanlar, öyle bir tablo çiziyorlar ki, Kürt meselesi bugün olmasa yarın tam da Kürtlerin istediği şekilde çözülecek! Ve hiçbiri AKP’yi resmen bağlamıyor, yani ortalıkta vaatlerden başka bir şey yok... Sadece bazı küçük adımlar... “Adım atıldı işte, gerisi gelecek, bekleyin!” beklentisi...

 Tek niyeti, işte bu tür beklentileri diri tutmak. Mesela 2011 Haziran seçimleri sırasında RTE meydanlarda “ben olsam Öcalan’ı asardım” derken, MİT onun emriyle, Kürt siyasetçilerle “Öcalan’a ev hapsi” pazarlığını yapmadı mı? 2010 Eylül referandumunda ve 2011 Haziran genel seçimlerinde AKP çıtayı yükselterek, büyük bir beklenti yaratmıştı, kısmen Kürt örgütlenmelerini ama esas olarak Kürt kamuoyunu ketenpereye getirdi; böylece referandumda “hayır” yerine boykot tercihi öne çıktı ve genel seçimlerde AKP Kürt bölgelerinde önemli bir seçmen desteğini koruyabildi.

 İşte şimdi Kürt meselesinde, “yeni” niyetler yine bu üslupla beyan ediliyor. Kürtçe, seçmeli ders olacakmış! Ama bunu bir lütuf gibi sunarken, Kürt çocuklarına kendi dillerini İngilizce filan gibi yabancı dil statüsünde okutacaklarını ve Kürtleri aslında yabancı millet statüsünde gördüklerini, yani bu meselede ne denli art niyetli olduklarını açığa vurmadılar mı?

 İkinci niyet beyanı şöyle oldu: Bülent Arınç, “PKK koşulsuz silah bırakırsa Öcalan’a ev hapsi konuşulabilir” dedi. Beşir Atalay “Yok öyle şey” diye onu yalanladı. Yol haritasıyla daha önce Kürt çözümüne katkı niyetini dile getiren Kemal Kılıçdaroğlu, “bu konuda dört parti anlaşırsa, başımızın üstüne” diye tartışmaya katıldı.

 Üçüncü niyet beyanı ise Kürt cenahından geldi: Leyla Zana “Tayyip Erdoğan’a güveniyorum” dedi. En sert cevabı “Her kim Başbakan’dan umutluysa bu saflıktır, AKP gibi düşünmektir” diyen BDP eş başkanı Demirtaş’tan aldı. Zana’nın (kendisine destek veren Şerafettin Elçi gibi) Barzani cenahına (ve dolayısıyla ABD siyasetine) sıcak baktığı önceden söyleniyordu. Bu açıklamasından iki gün önce ABD’li diplomatlarla görüştüğü ve “Bağımsız Kürt devleti hayal. Sorunun şiddetle çözülmeyeceği ortaya çıktı. PKK’yi silah bırakmaya teşvik edin” mesajını aldığı dahi iddia edildi.

Ve nihayet ABD de, bu yöndeki niyetini son aylarda epey somutlaştırmaktaydı. Genelkurmay başkanı daha yeni ABD’yi ziyaret etmiş ve bu konu masaya yatırılmıştı. Ardından ABD’ye giden BDP heyetiyle de aynı minvalde konuşulduğu söylendi. Birkaç ay önce de ABD kongresinden McCain ve Lieberman adlı üyeler Türkiye’de bazı görüşmeler yapmışlar ve ardından kongreye “silah bırakması, şiddeti terk etmesi ve Türk hükümetiyle barışçıl diyaloga girmesi” yönünde “PKK’ye çağrı yapan bir tasarı” sunmuşlardı.

 İşte tam da burada, Kürt sorununda çoğu kez bütün devrimcilerin, sosyalistlerin vicdanı gibi konuşabilen Aysel Tuğluk’a kulak vermek lazım. Tuğluk, bir süre önce şöyle demişti:

 “İlginç bir tablo var karşımızda. ABD’nin şu anki pozisyonu AKP’nin pozisyonundan daha ileri ve görece olumlu durumda! ABD özerklik-federasyon gibi çözümlere kapalı değildir. ... Obama yönetimi yeniden seçilirse Türkiye’yi ve AKP’yi masaya yatıracak! Bakın oturtacak demiyorum, masaya yatıracak! Bu bir dizayn olacak.”

 Yani Kürt meselesinde ABD’nin niyetinin ne denli belirleyici olduğu iki cenah açısından da aşikâr. Çünkü Kürdistan’ın “dört parçası”, ABD için hayati önem taşıyan “dört ülkede”, Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yer alıyor. Şimdi “Kürt ulusal meselesi” dediğimiz şeyin hakikaten “uluslararası bir mesele” haline geldiğini kim inkâr edebilir?

 ABD için elbette şu sıralar mesela Suriye de çok önemli ama Kasım ayında Obama’nın önünde bir de seçim derdi var... Bu yüzden İsrail ve Yahudi lobisi epey öne çıkacak. Obama Netenyahu’ya özgürlük madalyasını taktı bile. Demek ki bir süreliğine RTE’nin karizması dahi çizilebilir. Çünkü ABD devletinin niyeti baki ama Obama’nın niyeti şimdilik seçimleri kazanmak...

 Evet asıl mesele niyet meselesi, gerçi “niyet etmek” (Obama hariç!) bu şahıslar açısından aynı zamanda dini bir vecibe olsa da, şimdi şurası kesin ki bunların (Obama dâhil!), cümbür cemaat, niyetleri bozuk!