Cumhuriyet’in önünde ve aynı barikatın arkasındayız
06.11.2016 09:42 BİRGÜN PAZAR
Cumhuriyet gazetesi bizim tarafın barikatının ön cephesinde duruyor. O barikat yıkılırsa hepimizin üzerine yıkılır. Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in önünde ve aynı barikatın arkasındayız.

FATİH POLAT
Evrensel Gazetesi
Genel Yayın Yönetmeni



Türkiye’de siyasal rejim ile basın rejimi arasında birbirini etkileyen ve çok büyük ölçüde de belirleyen bir ilişki hep olmuştur. Cumhuriyet'in inşa sürecinden daha sonra yaşanan yeniden inşa süreçleri ve özellikle de savaş dönemlerinde basın üzerindeki devlet denetiminin sansür boyutuna vardığına tanıklık edilmiştir.

Bu konuda yapılmış önemli çalışmalardan birisi O. Murat Güvenir’in doktora tezi olan 2. Dünya Savaşı’nda Türk Basını (Siyasal İktidarın Basını Denetlemesi Ve Yönlendirmesi) başlıklı çalışmasıdır. 1987 tarihli bu çalışma daha sonra Gazeteciler Cemiyeti Yayınları tarafından 1991 yılında basıldı. Bu çalışmanın her iki baskısı da bende vardı ancak, bu yazıyı yazmak için masaya oturmadan önce kütüphanemi epey karıştırıp bulmaya çalıştıysam da bulamadım.

Kitabın tezi

Ancak Murat hocanın (Güvenir) kendisinden üniversitede ders almış olduğum ve bu kitabı da ders kitabı olarak işlemiş olduğumuz için şanslıyım. Kitap temel tezi ve çerçevesiyle aklımda. Ayrıca internetten tezin temel çerçevesini veren özetin pdf’sini buldum. 6 bölümden oluşan kitap, siyasal iktidar-basın ilişkilerini ele alan bölüm ile başlıyor. Bu bağlamda otoriter basın rejimi modelleri üzerinde duruyor ve Türkiye’nin 2. Dünya Savaşı sırasında izlediği dış politikanın, siyasal iktidarın basına karşı tutumunu nasıl etkilediğini anlatıyor. İkinci bölüm, Türkiye’de 2. Dünya Savaşı’nda basın ile ilgili olarak yürürlükte bulunan yasaları ele alıyor. 3. 4. ve 5. bölüm iktidarın basını yönlendirmek üzere başvurduğu yolların incelenmesine ayrılıyor. Son bölümde ise iktidar tarafından çeşitli mekanizmalarla denetlenip yönlendirilen Türk basınının altı yıllık savaş dönemi boyunca sürdürdüğü yayıncılık inceleniyor.

Basın tarihi meraklılarına, yeni baskısını bulamazlarsa bu kitabı sahaflara uğradıklarında aramalarını tavsiye ederim.

Kitap titiz basın taraması ve üzerine inşa ettiği tezi ile iktidarın 2. Dünya Savaşı sırasında Almanya’ya yakın durduğu zamanlarda bu politikayı destekleyen yayınlara hayat hakkı tanırken, eleştiren yayınlara karşı katı bir sansür uyguladığını, Almanya’nın savaşı kaybettiğinin anlaşılması ve bu politikanın terk edilmesiyle birlikte de, basın rejiminde de nasıl buna uygun yeni manevralara gidildiğini anlatılıyor.

Bugün yaşananlar…

Türkiye şu anda da, Suriye’den sonra Irak’ta da bir savaş sürecinin içine girmiş durumda. ‘Fırat Kalkanı Harekâtı’nın, Musul macerasının sadece askeri bir gündem ve bir dış politika konusu olduğunu düşünenler için, ülke içinde demokrasinin kırıntısının bile tasfiye edilmeye girişilmesi ve savaşa endeksli bu dış politikaya muhalefet eden basın kurumlarının tek tek kapatılmasını doğru bir biçimde anlamlardırmak da kolay olmayacaktır. Meseleye böyle bakanlar, sorunu devletin zirvesindeki şahsın dönemsel psikolojik hallerinin tahlillerine kadar indirgeyen ‘müthiş aydınlatıcı’ 'şahane’ tespitleriyle karşımıza çıkabilirler. Ama ne yazık ki, o kadar kişiselleştirilmiş tarih okumaları dinleyeni helak etmekten fazla da bir işe yaramıyor.

Bu söylediklerim, tarihte bireyin rolünü fazlasıyla hafife aldığım biçiminde anlaşılmamalı.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın 2016 Yılı Bütçe Kanun Tasarısı görüşmelerinde milletvekillerinin sorularını yanıtlarken, “Cumhurbaşkanı’na hakaretle ilgili konuda şu ana kadar Bakanlığımızca kovuşturma izni verilen dosya sayısı bin 845’tir” sözlerini söylediği mart ayının başından itibaren de Erdoğan’ın bu performansı sürdü. Şu anda da ülke başkanlık rejimine geçişin siyasal imkânlarının oluşturulması için adeta kasıp kavruluyor. Bu ülkenin, gazetecilerini, gazetelerini isimleriyle tek tek hedef gösteren, barışı savunmak adına imza veren akademisyenleri hain ilan eden bir cumhurbaşkanı var.

Bu yönüyle bakıldığında son olarak eş genel başkanlar dahil olmak üzere HDP’li vekilleri gözaltına alan -bu yazı yazıldığında bazılarının haklarında tutuklama talep edildiği haberleri geliyordu-, Kürt sorununda iflas etmiş baskı politikalarını yeniden şaha kaldıran ve bununla da bağlantılı olarak dışarıda savaşı, bölgesel hegemonyada pay sahibi olma rüyasının peşinde koşan bir devlet politikası yürürlükte. Erdoğan ve AKP iktidarı, tüm bunlar için, Türkiye egemen sınıfları içinde kendisine hatırı sayılır bir dayanak bulmasaydı, bu sürecin en pervasız yöntemlerle aşama aşama ilerlemesine tanıklık etmiyor olurduk.

Televizyon kanalları ve radyolardan sonra, dergilerin, haber ajanslarının mühürlendiği ve Cumhuriyet gazetesi yöneticisi ile yazarlarının gözaltına alındığı günleri yaşarken, bu dolu dizgin saldırının nerede durabileceğine dair bir tahminde bulunmak da mümkün görünmüyor.

Ben bu satırları yazarken son bir sıcak bilgi niyetine Cumhuriyet yazarlarından -bu süreci çok güçlü bir biçimde göğüsleyenlerden biri olan- Ayşe Yıldırım’ı aradım ve son durumu sordum. Yönetici ve yazarlarının ifadelerinin alınmaya başlandığını söyledi. Siz bu yazıyı okurken sonucu öğrenmiş olacağız hep birlikte. Ama bir o kadar önemlisi, bundan sonrasında hikâyemizin nasıl şekilleneceğine dair bizim tarafın tutumunun ne olacağında. Dar ufuklu olmayan herkes bugün Cumhuriyet ile BirGün’ün, Evrensel’in ve Özgürlükçü Demokrasi’nin kaderinin birbirine bağlı olduğunu anlamakta zorlanmaz. Bunların toplamı halkın haber alma hakkının kendisi demek.

Ve bugün, tüm bu nedenlerle Cumhuriyet gazetesi bizim tarafın barikatının ön cephesinde duruyor. O barikat yıkılırsa hepimizin üzerine yıkılır. Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in önünde ve aynı barikatın arkasındayız.