Cumhuriyet’in trajedisinde son perde: 15 Temmuz
Fatih Yaşlı Fatih Yaşlı

15 Temmuz günü, Cumhuriyet tarihinin en büyük trajedisi yaşandı belki de. Çünkü o gün, iki İslami gruptan biri, iktidarda olanına “Cumhuriyet’in ve laikliğin bekçisi” olduğunu iddia eden bir kurumdaki adamları aracılığıyla darbe yapmak isterken, diğer İslami grup ise yine aynı kurumdaki adamları sayesinde darbeyi atlatmayı başardı.

Dahası, darbeci İslami grup yanına ordudaki bir kısım memnuniyetsiz “Atatürkçü”yü de almış görünürken, iktidardaki İslami grup da benzer şekilde düne kadar tasfiye operasyonlarıyla cezaevine attırdığı Atatürkçü subayları çeşitli görevlere atamak zorunda kaldı.

Demek ki ortada “Cumhuriyet’in ve laikliğin bekçisi olmak” gibi bir durum yoktu; Cumhuriyet çökertilirken, onun bekçisi olduğunu iddia edenlerin mensup olduğu kurum da içten içe çürümüş ve çökertilmişti. Demek ki Cumhuriyet’in çöküşü ile ordunun çöküşü birbiriyle ilişkiliydi ve ikisini de çökerten, sol ve emek düşmanlığı adına sarıldıkları dinselleşme olmuştu.

Cumhuriyet 1923’te “dünya-tarihsel bir olay”ın, yani Ekim Devrimi’nin etkisinde kuruldu, Milli Mücadele’nin seyrini Sovyetler Birliği ile kurulan ilişki belirledi, kuruluşa sosyalizm damgasını vurdu. Bu damga iki yönlü idi: Kemalistler bir yandan emperyalizme karşı mücadelede ve bağımsız bir ekonominin inşasında Sovyetler’e muhtaçtılar; ancak öte yandan sınıfsal karakterleri gereği açık bir şekilde anti-komünisttiler, işçi sınıfının bir siyasi özne haline gelmesinden müthiş derecede çekiniyor, politikalarını bunu engellemek üzerine kuruyorlardı.

Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte bu ikilik sona erdi; Türkiye yönetici sınıfı Türkiye’nin jeopolitik konumunu pazarlayabileceğini fark etti ve Sovyetler’e karşı Batı’nın ileri karakolu olma görevini büyük bir iştahla üstlendi. Bu tarihten itibaren Türkiye siyasetine mutlak bir şekilde anti-komünizm hâkim oldu, iç ve dış politika bütünüyle anti-komünizm etrafında şekillendi.

1923-46 arası izlenen “görece özerk” dış politika, Soğuk Savaş’la birlikte yerini emperyalizmle yeniden bir entegrasyona bırakırken, bunun için seçilen kurumlar küresel kapitalizmin yeni hegemon gücü ABD’nin yeni dünya düzenini yerleştirmek için kurduğu IMF, Dünya Bankası ve NATO oldu. Böylece emperyalizmin iktisadi, mali ve askeri mekanizmalarına dâhil olmada yeni bir sayfa açılacaktı.

Emperyalizmle anti-komünizm eksenli entegrasyonun içeriye yansıması, inkılapların geriye çekilmesi ve “milliyetçi-muhafazakâr restorasyon”un yürürlüğe konulması şeklinde tezahür etti. Aydınlanmacı-bağımsızlıkçı radikal Kemalist kadrolar hem partiden hem devletten tasfiye edilirken, başta Köy Enstitüleri olmak üzere, bu kadroların toplumu dönüştürmeye dair projeleri de uygulamadan kaldırıldı. Köy Enstitüleri’nin laik ve aydınlanmacı ideal yurttaşlar yetiştirmesi fikri, yerini okullarda din dersi alacak, imam-hatiplere ve Kuran kurslarına gidecek, böylece de “komünizm cereyanı”na kapılmayacak milliyetçi ve dindar nesillerin yetiştirilmesi fikrine bıraktı.

12 Eylül rejimi, Türk-İslam sentezini sahiplendi ve bizzat “Atatürkçü” paşaların 1923’ün kurucu felsefesine nasıl büyük bir ihanet içerisinde oldukları görüldü.

Yönetici sınıflar ve ordu, bu süreci kontrol altında tutabileceklerini sanıyordu, ama sola karşı İslamizasyon politikaları bir kere devreye sokulduktan sonra geriye dönüş de kontrol de mümkün olmadı. Özellikle solun gerçek anlamda toplumsallaşmaya ve işçi sınıfının siyaset sahnesine çıkmaya başladığı 1960’lı yılların ikinci yarısından itibaren İslamizasyon hız kazandı. Bu dönemden itibaren devletin resmi ideolojisi Atatürkçülük olmakla birlikte gayriresmi ve asıl ideoloji Türk-İslam sentezi oldu.

12 Eylül rejimi, Türk-İslam sentezini sahiplendi ve bizzat “Atatürkçü” paşaların 1923’ün kurucu felsefesine nasıl büyük bir ihanet içerisinde oldukları görüldü. Darbeciler zorunlu din eğitimini anayasal güvence altına aldılar, Diyanet İşleri’ni güçlendirdiler, tarikatları ve yeşil sermayeyi palazlandırdılar. Yıllar sonra İslamcılığa çizdikleri kırmızıçizgilerin aşıldığını görüp 28 Şubat’a giriştiklerinde ise iş işten geçmişti, açılan İslamizasyon kapılarından giren İslamcılar iktidarı almak üzereydi.

Bu sürecin son perdesi ise ABD/NATO desteğiyle AKP-C koalisyonunun birlikte kotardığı tasfiye operasyonları ile yaşandı. Ergenekon ve Balyoz Davaları aracılığıyla koalisyonun inşa ettiği rejime ordu içerisinde muhalefet edebilecek unsurlar tasfiye edildi. Rejim değişikliği beraberinde yeni rejimin ordusunu gerekli kılıyordu ve buna ordu kurumsal bir tepki veremedi, hatta komuta kademesinin bir bölümü süreci destekledi.

İşte bu uzun trajedinin sonucu 15 Temmuz oldu, dinsel bir yapılanma az daha “laikliğin bekçisi” ordudaki örgütlenmesi sayesinde iktidarı ele geçiriyordu ki, darbe son anda engellendi. Velhasıl, sol ve emek düşmanlığı, hem Cumhuriyet’in hem ordunun trajedisini oluşturdu, o trajediden bugünlere, yani çöküşe varıldı.